Aile İçi Sorunların Çözümünde Kur’ânî Yöntem (Nisâ Suresi 34. Ayeti Bağlamında)

İnsanlık tarihi kadar kadîm bir müessese olan aile, Kur’ân’a göre Allah’ın ayetlerinden bir ayet olarak nitelendirilir. 1 Ayet, Yüce Yaratıcı’nın erişilmez kudretini gösteren, O’na götüren alamet ve belge demektir. Buna göre aile bir ayet gibi saygıyla ele alınması, üzerinde derinlikli düşünülerek okunması ve itinayla korunması gereken bir kurumdur. Kur’ân’ın “İçinizdeki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir. Allah lütfu bol olandır, bilendir” ayeti, Peygamberimizin “Nikâh benim sünnetimdir, kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” gibi sözleri doğrultusunda İslam ailesi “Allah’ın emri ve Peygamberin kavliyle” kurulur. Aslında ailenin temelini oluşturan bu cümle İslam ailesinin patentidir. Dolayısıyla aile bu cümlenin gerekleri doğrultusunda İslamî ölçülere göre kurulmalı, bu cümle doğrultusunda korunmalı ve sürdürülmelidir. İslam’da geçici/süreli nikâh denilen mut’anın yasaklandığı düşünülürse İslam ailesi, ömür boyu sürmesi hedeflenen ve hatta cennette de devam edeceği ümit edilen bir kurumdur. Kur’ân ayetlerinde, cennetliklerin eşleri ve zürriyetleriyle birlikte cennette ağırlanacağı belirtilir. 4 Her konuda olduğu gibi yaptığı evlilikleriyle de bizlere en güzel örnekliği sunan Peygamberimizin kurduğu aile yuvalarında zaman zaman bir kısım problemler yaşanmış olsa da aile yuvasının yıkılması söz konusu olmamıştır.

Aile İçi Sorunların Çözümünde Kur’ânî Yöntem (Nisâ Suresi 34. Ayeti Bağlamında)

Ali AKPINAR, Prof. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi

Sayfa: 1-18

 

Aile İçi Problemlere Kur’ânî Çözümler

Kur’ân’da aile arasında karşılaşılabilecek sorunların çözümüne ilişkin oldukça anlamlı teklif ve tedbirler yer alır:

“Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse hafifçe) vurun. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.”[1]

“Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.”[2]

“Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah'tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[3]

Bu ayetler bağlamında öncelikle şu sorulara cevap aramaya çalışacağız:

Ayette geçen kavvâm ne demektir, meâllere nasıl yansımıştır?

Bakara 228. ve Nisâ 34. âyetlerde söz konusu edilen erkeklerin üstün kılınması ne anlama gelir?

Hanımlar için sâlihât, kânitât, hâfizât kavramlarının kullanılması ile ne amaçlanmıştır?

Ailede erkek ve kadın kaynaklı nüşûz ne demektir?

Va’z, emretmek, uyarmak yahut azarlamaktan mı ibarettir?

Yatakta yalnız bırakmak ne anlama gelir?

Darbedin, dövün demek midir, yoksa vurun demek midir yoksa başka yere gönderin anlamında mı kullanılmıştır?

Ayetin sebeb-i nüzulünde zikredilen olayın sıhhat derecesi nedir?

Bugün genelde dünyada, özelde Müslüman toplumlarda kadına uygulanan şiddetin temelinde bu ayetle amel etmek mi yatmaktadır, yoksa söz konusu örnekler geleneğin sonucu mudur? Eşlerine şiddet uygulayan erkekler, bu ayeti ne kadar bilmektedirler?

Veda Hutbesindeki ilgili cümleler, Eyyüp kıssası, Nebevî uygulama ve uyarılar ne ifade eder?

Savunmacı, konjonktürel yorumlar ne kadar isabetlidir? “Keşke Allah, böyle bir ayet indirmeseydi” diyerek bu ve benzeri ayetleri gündeme getirmemek çözüm müdür?

 

1. Erkeklerin Üstünlük Derecesi

Kur’ân’da ailenin kuruluşu ve aile yuvasının huzurlu bir şekilde sürdürülebilmesi için eşlerin birbirlerine karşı sorumluluklarına dair ayetler yer alır. Onlardan biri de şu ayettir: “Kadınların, mâkul ölçülerde (örfe uygun olarak) ödevlerine denk hakları vardır; erkeklerin ise onlardan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür ve hikmet sahibidir.”[4]

Hem yaratılış hem de hak ve sorumluluklar bakımından erkek kadından bir derece üstün sayılmıştır. Bu üstünlüğün miras, cihad, yönetim kabiliyeti, infak, akıl, anlayış, fiziksel güç, fizikî özellikler, faydalı işler vb. hususlarda olduğu ifade edilmiştir.[5] Aynı şekilde kadından farklı olarak erkeğe birden fazla kadınla evlenme izni ve boşama yetkisi verilmiştir. Ayette bir derece kaydıyla bu üstünlük sınırlandırılmış, bunun mutlak bir üstünlük olarak anlaşılması engellenmiştir.[6] Buradaki üstünlük derecesi haklarla ilgilidir. Bu da erkeğin kadın üzerindeki haklarını kullanırken daha hoşgörülü olmasını, üstünlüğünün gereği gibi davranmasını emreder. Yine buradaki derece, erkekleri hanımlarıyla güzel geçinmeye, harcama ve ahlakta müsamahalı davranmaya teşvik etmektedir.[7]Onlarla güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin, hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.”[8] Ailede görevlerin karşılıklı olması, birebir aynı olmasını gerektirmez. Sözgelimi kadın çamaşır yıkıyor, yemek pişiriyorsa, erkeğin de aynı şeyleri yapması gerekmez. Taraflar üzerlerine düşeni yapmalıdırlar.[9]

İbn Abbâs şöyle demiştir: Eşimin benim için süslenmesini istediğim gibi ben de eşim için süslenmeyi isterim. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Kadınların da örfe uygun şekilde ödevlerine denk hakları vardır.[10]

Ayette kadınların hakları erkeklerin haklarına benzetilerek özellikle zikredilmiştir. Çünkü eskiden beri erkeklerin hakları bilinmektedir. Kadınların hakları ise önemsenmemekte hatta çiğnenmektedir. İslam onların haklarını da özellikle zikrederek teslim edilmesini istemiştir.[11] Hz. Ömer bu hususu şöyle ifade etmiştir: “Bizler Kureyşliler olarak kadınlara galebe çalardık. Medine’ye geldiğimizde Ensar hanımlarının erkeklerine galebe çaldığını gördük. Bizim kadınlarımız da onların bu edebini örnek almaya başladılar.”[12]

Sonraki dönemde bazı ilim adamları bu üstünlüğün fazilet ve insanlık açısından değil görev açısından olduğunu belirtmişlerdir. Yine bu görüş sahiplerine göre kadın ekonomik imkânlara sahip olup evin harcamalarına ortak olursa erkekle aynı seviyeye gelmiş olur.[13] Ancak ayetlerin bu değişken duruma göre yorumlanması pek isabetli görülmemektedir. Zira Kur’ân’ın indiği çağda da Hz. Hatice gibi varlıklı hanımlar vardı. Bugün de olacaktır. Variyet ve harcamalara göre değişken bir yorum ayetleri sürekli olarak değişik konumlarda değişik yorumlara götürecektir. Oysa Kur’ân, genel üslubuna uygun düşecek şekilde burada da temel ilkeler koymaktadır. Onun için ilim adamlarımız buradaki derece farkının cins için olduğunu, fizikî güç ve benzeri konularda bazı kadınların bazı erkeklerden güçlü olmasının bu kaideyi değiştirmeyeceğini söylemişlerdir.[14]

“Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan bol nimet isteyin. Doğrusu Allah her şeyi bilir.”[15] Taberî’nin aktardığına göre ayet, kadınların miras paylaşımı, çok eşlilik izni ve benzeri konularda, erkeklerin konumlarını temenni etmeleri üzerine inmiştir.[16] Unutulmamalıdır ki erkeğe tanınan bazı ayrıcalıklar, külfetsiz ve karşılıksız değildir, aksine bu ayrıcalıklar, bir kısım yükümlülükleri beraberinde getirmiştir.

Bu giriş mahiyetindeki açıklamalardan sonra konumuz olan ayete geçebiliriz:

“Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur (kavvâm). Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse hafifçe) vurun (vadribûhünne). Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.”[17]

Erkeğin kadın üzerine kavvâm olması; onun işlerinden sorumlu olması, ihtiyaçlarını karşılaması, onu koruması, onunla ilgili konuları gözetmesi anlamınadır.[18] Bu tek başına bir üstünlük değil, nisbî bir üstünlüktür. Buna göre erkek, sorumluluğunu yerine getirmediği zaman konumundan daha aşağı durumlara düşebilir. Elmalı’nın dediği gibi,[19] Kavvâmlık vazifesini yerine getirmeyen erkekler konumlarını kaybedeceklerdir.

Öte yandan hadiste beyan edildiği üzere aile içi işlerde her aile bireyi yönetici konumundadır: “Hepiniz yöneticisiniz ve yönettiğinizden sorumlusunuz.” Hadiste “Aile reisi, evin hanımı ve evin hizmetlisi” ayrı ayrı sayılmıştır.[20] İslam kültürü sosyal ilişkilerde sorumluluğu önceleyen bir kültürdür. Sorumlulukları yerine getirmek, hak talebinde bulunmaktan öncedir. Önce sorumluluklar yerine getirilerek hak edilmeli, sonra hak talebinde bulunulmalıdır. Buna göre ailede karı, koca ve çocuklar önce sorumluluklarını bilmeli ve yerine getirmelidir. Haklar, bunun ardından gelecektir. Zaten aile bireylerinden her birinin kendi sorumluluğunu yerine getirmesi, karşı tarafın hakkını teslim etmesi olacaktır.

Erkeğin kavvâm oluşu, yöneticiliğe layık görülmesi aslında ona ağır bir sorumluluğu da beraberinde getirmiştir. Onun farklılığı yönetimseldir. Aile bir kurumsa, her kurum gibi ailede de bir yönetici olacaktır. Bu yönetici kadın olsaydı niçin erkek değil de kadın denilecekti. Erkek olunca niçin kadın değil de erkek sorusu da benzer bir döngüdür.

Ayette erkeğin kavvâm oluşu iki sebebe dayandırılmıştır. İlki Allah vergisi olan erkeğin fiziki güç ve özellikleri; şerî bazı hükümlerde erkeklerin sahip oldukları ayrıcalıklardır. Peygamberlik, imamlık, devlet başkanlığı, cihad, boşama yetkisi, miras, ezan, hutbe gibi.[21] İkincisi ise mehir, nafaka gibi hususlarda erkeklerin mallarından yapacakları harcamalarıdır.[22]

Kadının itaatkârlığı, Yüce Allah’a mutlak itaati ve kocasına ma‘ruf konularda itaatiyle olacaktır. Onun koruyuculuğu ise namusunu ve kocasının malını korumasıyla gerçekleşecektir. İtaat ile namusu ve malı koruma görevi koca için de söz konusudur. Bunların yerine getirilmemesi hem kadın hem de erkek için nüşûzu beraberinde getirecektir.

Nüşûz, sözlükte yükselmek, dikleşmek, geçimsiz davranmak anlamlarına gelir. Ailede karı kocanın birbirlerine karşı geçimsiz davranmaları, sorumluluklarını yerine getirmemelerini anlatmak için kullanılmıştır. Hukukçular, kadının kocasından izinsiz yahut haklı bir gerekçe olmadan evini terk etmesi, özürsüz olarak kocasının cinsel arzularını reddetmesini kadının nüşûzu olarak nitelemişlerdir.[23] Buna göre kadının nüşûzu, eşinden hoşlanmaması, eşine karşı diklenmesi, kocasından yüz çevirmesi, ona karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi, geçimsizliği olarak anlaşılmıştır.

Nisa suresi 128. ayette bahsi geçen erkeğin karısına karşı nüşûzu ise; karısını dövmesi, ona eziyet etmesi, kaba ve sert davranması, sövmesi, nafakasını karşılamaması, onu ihmal etmesi, ona karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi olarak açıklanmıştır.[24] Adı geçen ayette erkeğin nüşûzu, karısından yüz çevirmesiyle birlikte anılmıştır. Ona fena muamelede bulunması, nafakayı temin etmekte ihmalkâr davranması, cinsellikle ilgili vazifelerini aksatması, geceleyin evine gelmemesi, karısına, ilgisiz-sevgisiz ve soğuk davranması, aile reisliğini kötüye kullanıp kadına sert davranması gibi şeyler bu cümleden sayılmıştır. Ayet bu gibi durumlarda tarafların karşılıklı rıza ile anlaşarak yuvayı kurtarmalarını, aksi durumda usulüne uygun şekilde yuvanın sonlandırılmasını tavsiye etmiştir.[25]

İki ayet birlikte değerlendirildiğinde nüşûzun kadından sadır olabileceği gibi erkekten de sadır olabileceği anlaşılır. Ancak Kur’ân nüşûz sahiplerini terbiye etmede onların fizikî konum ve durumlarına göre farklı metotlar öngörmüştür. Kur’ân’ın bu hususta tavsiye ettikleri şeyler her iki taraf açısından da uygulanabilir yöntemlerdir. Dolayısıyla bu konuda Kur’ân’ın kadın ve erkek için farklı yöntemler önermesi makuldür.

Her şeyden önce Kur’ân, karısının kendisini rahatsız eden davranışları karşısında kocaya sabırlı ve hoş görülü davranmasını tavsiye etmiştir.[26] Aynı konuda Hz. Peygamber de “Müminlerin imanca en mükemmeli, ahlakça en güzel olanı, hayırlılarınız da kadınlarına karşı hayırlı olanıdır,[27] birçok kadın Muhammed ailesine kocalarını şikâyet ediyor. Kadınlarını döven o kimseler, sizin hayırlınız değildir”[28] diyerek ümmetini uyarmıştır. Evliliğin devam etmesi imkânsız hale geldiğinde ise usulüne uygun şekilde evliliğin sonlandırılması için kurallar koymuştur. Nisâ 34. ve Talak, 1, 2, 6 ve 7. ayetlerde ise evliliğin sürdürülebilmesi söz konusu olduğunda bu tatsızlıkların giderilmesine yönelik tavsiyelere yer verilmiştir. Bunlar yıpranan evlilik yuvasının tamirine yönelik tedbirlerdir.

Ayette kadının nüşuzu söz konusu olduğunda önce va’z tavsiye edilmiştir. Va’z; emretme, buyurma, azarlama, hakaret etme değildir. Kur’ân en güzel va’z kitabıdır.[29] Yüce Allah kullarına en güzel şekilde va’z eder.[30] Allah’ın Rasülü de va’z eder.[31] Dolayısıyla va’z, bir konuyu enine boyuna ele alıp, muhatabın anlayacağı şekilde anlatmaktır. Halil b. Ahmed’in dediği gibi, “va’z, kalbe dokunacak şekilde hayır olanı en güzel şekilde hatırlatmaktır.”[32] Böyle bir va’z usulüne uygun bir şekilde yapılırsa bu, nüşûz sahibi kadınlardan pek çoğuna fayda verecek, başka bir şeye gerek kalmayacaktır.

Bu aşama sonuç vermezse, yataklarında yalnız bırakma, cinsel ilişkiye ara verme, odaları ayırma, konuşmama, küsüşme aşaması tavsiye edilmiştir.[33] Bu ayrışma, Kur’ân’ın hecr-i cemîl[34] dediği asla şiddet olmayan, iyilik ve güzellikle gerçekleşen bir mesafeli olma olacaktır. Nüşûz sahibi olanların önemli bir kısmı da bu aşama ile tedip edilecek ve olay tatlıya bağlanacaktır. Îlâ olayı hatırlandığında, Peygamberimizin eşleriyle yaşanan bazı problemlerde bu aşamaya kadar gelindiği ve bu aşama ile problemlerin çözüme kavuştuğunu söyleyebiliriz. Hukukçular bu küskünlük süresinin en fazla bir ay olabileceğini söylemişlerdir.

Bu da sonuç vermezse hafifçe vurma aşaması söz konusu edilmiştir. Bu bir vecibe değil, ihtiyarî bir seçenektir. İlim adamları bu aşamayı terk etmenin evlâ olduğunu söylemişlerdir. Vurma fayda vermeyecekse bu yola hiç başvurulmaz. Anlaşmazlık mahkemeye intikal etmişse yine koca darp yapamaz.[35] Bu vurma işi hafif olmalı, kadına acı vermemeli, vücudunda iz bırakmamalı, sembolik olmalıdır.[36] İbn Abbas, bu vurmanın misvakla vurma olabileceğini söylemiştir ki bunun sembolik bir vurma olduğu açıktır.[37] Bu ayet kadını dövmenin var olduğu belki de yaygın olduğu bir topluma inmiş, bu uygulamayı asgari düzeye indirmeyi amaçlamıştır.[38] Hukukçular, bu uygulamanın aile ilişkilerini düzeltme ve aile birliğini koruma (ıslah) amacını aşarak cezalandırma boyutuna ulaşması ve kadına zarar vermesi halinde koca için bir takım malî ve cezaî müeyyideler öngörmüştür.[39] Hatta yetkililer, kocaların bu vurma konusunda aşırıya kaçabileceklerini göz önünde bulundurarak kadınlarını döven erkeklerin cezalandırılacağına dair kararlar alabilirler.[40]

Konuyla ilgili olarak Kur’ân, Hz. Eyyüp Peygamberin, eşi Leyya’yı dövmek üzere ettiği yemini ve bu yemininden kurtuluş formülünü anlatır: “Eline bir demet bitki sapı al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Doğrusu biz Eyyüp'ü sabırlı bulmuştuk. O, ne iyi bir kuldu! Yönü hep Allah’a dönüktü.”[41]

Rivayete göre Hz. Eyyüp Peygamber, hastalığı sırasında kendisine yanlış yapan karısı için, iyi olunca yüz değnek vuracağına dair yemin eder. Sonra Yüce Allah, yeminini yerine getirmesi için kadının da fazla canını yakmayacak bir formül önerir.[42] Buradan anlaşılmaktadır ki Eyyüp ailesinde bazı problemler zuhur etmiş, sabır timsali Eyyüp Peygamber, eşini döveceğine dair ant içmek zorunda kalmış, Allah da bu sorunun çözümüne ilişkin ona yol göstermişti.

Hukukçular bu ayeti, kocanın karısını ölçüsüz bir biçimde dövemeyeceğinin açık delili saymışlardır. Tâbiûn âlimlerinden Mücahid, ayetin yalnızca Eyyüp peygambere has olmadığını ve herkesi ilgilendirdiğini söyler. Aynı kuşağın ilim adamlarından Atâ da bu ayetle amel edilip edilemeyeceği konusunda kendisine yöneltilen soruya verdiği cevapta şöyle demiştir: “Kur’ân’da indirilen her şey, gerekleri yerine getirilmek ve uyulmak içindir.”[43] Nitekim Hz. Âişe’den gelen bir rivayete göre Peygamberimiz, ne bir kadını, ne bir çocuğu ve ne de bir hizmetliyi asla dövmemiştir.[44] Hz Peygamber’in Veda Hutbesinde insanlığa sunduğu şu evrensel sözleri de ayetin mesajını özetler niteliktedir:

“Size kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin himayenize verilmiştir. Apaçık bir ahlaksızlık işlemedikleri takdirde, onlar üzerinde zorbalığa hakkınız yoktur. Şayet apaçık bir ahlaksızlık işleyecek olurlarsa, onları yataklarında yalnız bırakın, sonra da acıtmayacak şekilde hafifçe vurun. Size itaat ettikleri takdirde, onlara karşı bahane aramayın.”[45]

Ayette kullanılan darb kavramına evden uzaklaştırma anlamı verenler de olmuştur. Ancak darb kökü pek çok ayette kullanılmıştır. Pek çok ayette harf-i cersiz yahut lâm harf-i ceriyle birlikte darb mesel/çarpıcı örnek vermek[46], bâ harf-i ceriyle kullanıldığında “Hz. Musa’nın asasını taşa yahut denize vurması[47]; başörtüsünü sımsıkı vurmak/bağlamak[48], ayaklarını yere vurarak yürümek[49]; Hz. İbrahim’in putları vurarak kırması[50]; Hz. Eyyüp ’ün eşine vurması[51]; İsrailoğullarının ineğin parçasını ölünün cesedine vurma[52]; Ahirette müminlerle münafıklar arasına sur çekilmesi/duvar konulması[53]”, harf-i cersiz olarak “meleklerin vurarak can alması”[54] anlamlarında kullanılmıştır. Bu kullanımlarda vurma ön plandadır. Ayetin sebeb-i nüzulüne dair kaynaklarımızda yer alan rivayet de[55] bu manayı destekler. Seyahat etme anlamına ise harf-i ceriyle kullanılmıştır.[56] Bu kullanımda da yol tepme anlamı öne çıkmaktadır. Konumuz olan ayette harf-i cersiz olarak kullanılmıştır ki bu kullanımın evden uzaklaştırma anlamına hamledilmesi isabetli değildir. Ancak bu kelimenin Türkçe’ye dövün şeklinde tercüme edilmesi de isabetli değildir. Zira dövme, eylemde sürekliliği beraberinde getirmektedir. Vurun şeklindeki çeviri, Kur’ân bütünlüğü çerçevesinde konuya bakıldığında daha isabetli düşmektedir. Nitekim Hz. Eyyüp ’ün eline aldığı demeti vurması, Hz. Musa’nın asasıyla taşa yahut denize vurması dövme değil, bir seferlik vurmadır. Bu açıklamalardan sonra söz konusu ettiğimiz ayette geçen kavvâm ve vadribûhünne kelimelerinin meâllerimize nasıl yansıdığına bakabiliriz:

 

Meâl

Kavvâm

Vadribûhünne

İ. Hakkı İzmirli (v:1927)

aile reisidir

Döğün

Elmalılı (v:1942)

hâkim dururlar

Dövün

Ö. Rıza Doğrul (v:1951)

müdebbiridirler (koruyucu-yönetici)

onları döğün

A. Âtıf Tüzüner (v: 1954)

buyurucudurlar

Dövünüz

H. Basri Çantay (v:1956)

hâkimdirler/aile reisidirler

Döğün

Ö. Nasuhi Bilmen (v:1971)

ziyâde kâimdirler

onları dövünüz

Ahmet Davudoğlu (v:1982)

hâkim dururlar

Dövün

Abdülbaki Gölpınarlı (v:1982)

üstündür

dövün onları

M. Esed (v:1992)

koruyup gözetirler

Dövün

Talat Koçyiğit (v:2011)

hâkimdirler

onları dövün

Mehmet Zeki Duman (v:2013)

yöneticidirler

onlara vurun

Salih Akdemir (v:2014)

yöneticisidirler

hafifçe vurun

Sıdkı Gülle (v: 2015)

hâkimdirler

onları dövün

Yaşar Nuri Öztürk (v:2016)

gözetip kollayıcıdırlar

Onları evden çıkarın/ bulundukları yerden başka yere gönderin/onları dövün!

Enver Baytan (v:2016)

hâkim/aile reisidirler

Döğün

Hayrât Neşriyat

hâkim/onların reisidirler

Dövün

Y. Kutluay-H. Atay

hâkimdirler

Dövün

Diyanet Vakıf

yöneticisi ve koruyucusudur.

Dövün

Süleyman Ateş

yöneticidirler

onları dövün

Mustafa Hizmetli

koruyup gözetirler

nihayet evinizden çıkarın

M. Nuri Yılmaz

yöneticidirler

onlara hafifçe vurun

Bayraktar Bayraklı

koruyup gözetirler

dövünüz/kovunuz

M. Çakır

güvencesidir

terbiye edin

M. İslamoğlu

koruyup gözeticisidirler

Dövün

M. Sait Şimşek

yöneticidirler

Dövün

Hamdi Döndüren

yöneticidirler

Dövün

Hasan Elik

eşlerinin saygısını hak ederler

tedip etsinler

Mustafa Öztürk

yönetici konumundadırlar

onları dövün

Yusuf Işıcık

hâkim/ yönetici/ sorumlu ve de koruyup gözeticidirler

onları dövün

Ömer Dumlu

destekleyicileridir

Geçimsizlik edip aileyi yıkacağından korktuğunuz kadınları hemen dövmeye kalkışmayın…

Y. Kandemir-H. Zevalsiz-U. Şimşek

koruyup kollayıcısı durumundadırlar

hafifçe dövün

Şener-Sofuoğlu-Yıldırım

koruyucusu ve yöneticisidirler

hafifçe dövebilirsiniz

Ömer Sevinçgül

gözeticidirler

uzlaşmaz tutumlarını inatla sürdürürlerse onları bırakın.

Görüldüğü üzere kavvam kelimesi meâllerin çoğuna koruyup kollayan, yönetici, hâkim, aile reisliği olarak aktarılmıştır. Vadribûhünne ifadesi ise çoğu meâle dövün şeklinde, bir kısmına (Duman, Akdemir, Yılmaz) ise daha isabetli olarak vurun diye aktarılmıştır. Birkaç meâlde ise (Y. Nuri Öztürk, Hizmetli, Sevinçgül) evden çıkarın şeklinde, iki meâlde de (Çakır, Elik) terbiye edin şeklinde çevrilmiştir.

Özetleyecek olursak sözü edilen âyetlerde şu noktalar öne çıkmaktadır:

Ayet, eşlerin birbirine karşı yükümlülük ve tutumlarını, aile içindeki görev paylaşımlarını belirlemektedir.

Kur’ân’ın model olmasını istediği aile, Allah’ın sınırlarını gözeten sâlih ve itaatkâr eşlerden oluşur ve o ailede huzur/geçim/uyumluluk esastır. Ayette öncelikle bu niteliklerin sayılması, kadını bu iyi hasletlere yönlendirmek içindir.

Aile içi problemlerin kaynağı kadın olduğu takdirde, aşamalı bir çözüm yolu önerilmiştir.

Bu çözüme göre, önce etkili bir şekilde öğüt verme, ardından psikolojik bir yaptırım olarak küsme, bu da fayda vermediği takdirde te’dib etme aşamaları yerine getirilmelidir. Sırasıyla uygulanacak bu yöntem, ailede her kadın için değil, problemli kadınlar içindir.

Daha sonra kadın ve erkeğin yakınları arasından belirlenecek iki hakeme problemin arz edilmesi safhası gelir. Bu merhalede, eşler sıkıntılarını sadece belirlenen bu hakemlerle paylaşır ve hakemler hakkaniyet ölçüleri içerisinde kararlarını verirler.

Olay hakemlere intikal ettiğinde dahi eşlerin ve hakemlerin öncelikli hedefi, eşlerin barışmasını temin etmek ve aileyi bir arada tutmak olmalıdır.

Bütün bu yöntemlerde temel gaye, ailenin dağılmasını önlemek ve aile yuvasının huzurlu birlikteliğinin devam etmesini gerçekleştirmektir.

Boşanma, son çare olarak müracaat edilmesi önerilen bir ruhsattır. Kur’ân’da, boşamanın sınır ve çerçevesinin çizildiği çok sayıda âyet ve boşama konusuna tahsis edilmiş müstakil bir sure (Talak suresi) yer almaktadır. Böylece boşamanın keyfilikten kurtarılarak, belirli kurallara bağlandığı görülmektedir. Görüldüğü üzere boşama, bazı çevrelerin sandığı gibi erkeğin iki dudağı arasından çıkıverecek bir söze bağlı değildir. Özellikle erkeğe ağır sorumluluklar yükleyen ve en son başvurulması gereken bir çaredir.

Bu aşamaların her birinde taraflar, üzerlerinde Yüce Allah’ın gözetici olduğunu ve davranışlarından O’na karşı sorumlu olduklarını hatırlarında tutmalıdır. Bu meyanda konumuz olan ayetlerin sonlarının Azîz, Hakîm, Alîm, Âlî ifadeleriyle bitmesi son derece anlamlıdır. Bununla herkese sorumluluklarını yerine getirmeleri hatırlatılmakta, hiçbir konuda haddi aşmamaları, aksi takdirde her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilen, kararını hikmetle ve adaletle veren, erişilmez kudret ve güç sahibi Yüce Allah’ı karşılarında bulacakları özellikle vurgulanmaktadır.

 

2. Hz. Peygamber’in Eşleriyle Yaşadığı Problemler

Eşleri, Peygamberimizin yanında çekinmeden düşüncelerini söyleyebilir, zaman zaman da onunla tartışırlardı. Hudeybiye anlaşmasının gerçekleştirildiği yıl, Rıdvan ağacının altında kendisine biat edilirken Hz. Peygamber, “Ağacın altında bana biat edenler, inşallah cehenneme girmez” buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in eşlerinden bu olaya tanıklık eden Hafsa validemiz şöyle karşılık vermişti: "Evet, girer ey Allah'ın Rasülü!" Peygamberimiz, kendisine kızınca Hz. Hafsa şu ayeti okuyarak cevap vermişti: "İçinizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir sözdür.[57] Bunun üzerine Hz. Peygamber bir sonraki ayeti okuyarak Hafsa’ya cevap vermiştir: "Sonra Biz, Allah'tan sakınanları kurtarırız, zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız."[58] Hz. Hafsa'nın Kur'ân kültürüne işaret eden bu olay,[59] aynı zamanda fikirlerini çekinmeden Hz. Peygamber’e arz edip onunla tartışabildiğinin en somut örnekleri arasında yer alır.

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in ailesiyle yaşadığı bazı sorunları, inananlara örnek olması için zikreder. Peygamberin kendileriyle paylaştığı sırrı muhafaza etmeyen eşler, kıskançlık duygusuyla ona karşı çeşitli planlar hazırlayan eşler, dünyalık talebinde bulunarak peygamberi sıkboğaz eden eşler, peygamberi kendilerine îlâ yapmak zorunda bırakan eşler bu bağlamda zikredilebilir. Nitekim Peygamberimiz, eşlerinin kendisine karşı sergilediği bu tutum ve davranışlar nedeniyle, bir ay boyunca onların yanına uğramamak üzere yemin etmişti.

“Ey peygamber! Eşlerine şöyle de: "Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım. Yok eğer Allah’ı, Resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır."[60]

Rivayete göre Peygamberimizin eşleri, ondan dünyalık bazı şeyler isterler ve bu isteklerini ileriye götürürler, onların bu tutumları karşısında Peygamberimiz bir ay onlara yaklaşmayacağına dair yemin eder ve ardından bu ayetler iner.[61] Buna göre Peygamberimiz onları mevcut şartlarda kendisiyle beraber kalma yahut boşama konusunda muhayyer bırakır. Onlar da Peygamberimizle kalmayı tercih ederler ve olay tatlıya bağlanır. Bu süreç içerisinde Peygamberimizin herhangi bir şekilde şiddete başvurmadığı bilinmektedir.

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[62]

“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.”[63]

Bir rivayete göre Peygamberimiz, eşi Hz. Hafsa’ya bir aile sırrını söylemiş, o da o sırrı Hz. Âişe ile paylaşmıştı. Bu olayı müteakiben bu ayet inmişti. Konuya ilişkin diğer bir rivayete göre ise Peygamberin bazı hanımları kendi aralarında anlaşarak, kıskandıkları bir kumalarına karşı bir plan yaparlar ve uygulamaya koyarlar. Bu plan sonucu Peygamberimiz bal yememeye yemin eder ve konuda bu ayet iner.[64] Bu rivayetler, Peygamberimizin hanımları arasında kıskançlıktan kaynaklanan ve O’nu üzen bir kısım tatsız hadiselerin olduğunu göstermektedir. Halk arasında Hz. Peygamber’in hanımlarını boşadığına dair kanaatler oluşma noktasına gelmişse de sonuçta bu problemler tatlıya bağlanmış ve herhangi bir şiddet ve boşama olayı gerçekleşmemiştir. Zaten Kur’ân’da anlatılan örnekler, problemlerin nasıl üstesinden gelineceğine yönelik mesajlar içermektedir.

Bu olayda Hz. Peygamber, evinden ve eşlerinden uzaklaşarak mescide sığınmıştır. Benzer bir başka hadise de Hz. Ali ile eşi arasında yaşanmıştır. Hz. Peygamberin damadı olan Hz. Ali sevgili eşi Hz. Fatıma ile tartışarak evini terk etmiş ve tozlu topraklı elbiseleriyle sokakta kalmıştı.[65] Bu örneklerde oldukça enteresan bir durum söz konusudur: Eşler arasında yaşanan tartışmanın sonunda kapı dışarı edilen koca olmuştur. Bunun sebepleri arasında erkeğin ev dışında barınabileceği alternatiflerinin bulunması, kadının ise bu imkânlardan mahrum olması yer alır. Nitekim eşler boşandıktan sonra dahi kadın, iddet süresi tamamlanıncaya dek kocasının evinde kalma hakkını sahiptir.

 

3. Sesini Allah’a Duyuran Kadın

Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresinde, yaşlılık sebebiyle kendisinden boşanmak isteyen kocasını Hz. Peygamber’e ve Allah’a şikâyet eden bir kadının mücadelesine yer verilir. Bu olayda eşler arasında yaşanan sıkıntılara çözümler önerilerek ailenin dağılmasının önlendiği görülür: “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin karşılıklı konuşmanızı işitir. Çünkü Allah her şeyi işiten ve bilendir.”[66]

Tartışma anlamına gelen Mücadele[67] sûresinde yer alan bu âyetlerin nüzûl sebebine ilişkin kaynakların aktardığı şu rivâyetler, Müslüman kadının İslam anlayışını çok belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır:

Havle (Huveyle) isimli bir kadına kocası, o dönemin bir örfü olan zıhâr işlemini yapar. Yani kocası, cahiliyye âdetleri doğrultusunda tartıştığı eşine "Sen bana artık anam gibisin" der. Bu ifadenin gelenekteki karşılığı boşamadır. Bunun üzerine Havle kocasına durumu Hz. Peygamber’e anlatmasını ve onun vereceği hükme göre hareket etmelerinin uygun olacağını belirtir. Adam Hz. Peygamber’e böyle bir meseleyi arz etmekten utanacağını belirtince Havle, “İzin ver ben gidip danışayım” der ve Peygamberimize gelerek şöyle der: "Ey Allah'ın Peygamberi! Yıllarca kocamla birlikte yaşadık, ben onun yıllarca kahrını çektim, ona çocuklar doğurdum. Şimdi ahir ömrümde o, bana zıhar yaptı!" Bunun üzerine Hz. Peygamber, zıhârın o gelenekteki karşılığını göz önünde bulundurarak şu hükmü verir: "Artık sen ona haramsın!"

Kadın, halini Allah'a arz ettiğini belirterek, şikâyet cümlelerini ısrarla tekrar eder. Bunun üzerine vahiy gelir ve "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir."[68] şeklinde başlayan âyetler nazil olur.[69]

Bu tablodan çıkarılabilecek sonuçlar şu şekilde özetlenebilir:

Kadın, yüz yüze geldiği bir meselenin çözümünü dinin içinde arıyor ve kocasından Hz. Peygamber’e danışmasını talep ediyor.

Kocasının utanarak sormaktan sakındığı dinî bir hususu araştırmaktan imtina etmiyor. Hz. Aişe de "Allah Ensar hanımlarına rahmet etsin, onların utanma duyguları, dinlerini öğrenmelerine engel olmadı"[70] şeklindeki tespitiyle bu gerçeğe işaret ediyor.

Kadın kendi döneminin yerleşmiş geleneğine adeta meydan okuyor, içine sindiremediği bu geleneği sorguluyor, teslim olduğu dininin akla ve vicdana aykırı olan bu durumu onaylamayacağını seziyor ve Allah’ın elçisinin geleneğe atıfta bulunan hükmüyle yetinmeyip ısrarla Allah'a yakarmaya devam ediyor.

Vicdanını tatmin edecek bir çözüme kavuşuncaya kadar da mücadele ve duasını sürdürüyor.

Sonuç

Bu makalede Kur’ân’dan derlediğimiz bu örneklerde insanın olduğu yerde problemlerin olabileceğine dikkat çekilmiş, toplumun temeli olan aile ortamı içerisinde de karı-koca, ebeveyn ve çocuklar arasında birtakım problemlerin yaşanabileceğine işaret edilmiş ve Kur’ân’ın muhtemel problemler için sunduğu sağlıklı çözümler üzerinde durulmuştur. Kur’ân’ın örnek verdiği bu çiftler, problemlerini kendi aralarında çözmesini bilen ve aile yuvasını sonuna kadar götüren çiftlerdir. Zaten ideal olan sıfır problemli bir aile değil, problemleri en aza indirebilen ve bunları da en güzel şekilde çözebilen ailedir.

Huzurlu ve güçlü bir toplumun temelinde, huzurlu ve güçlü bir aile yer alır. Böyle bir aile yapısı ise ancak inanç ve amel bakımından güçlü, donanımlı bireyler tarafından inşa edilir. Aile, mutluluğu ve mutsuzluğu yalnızca eşler ile sınırlı kalan bir durum değildir. Bilakis aile ebeveyn, çocuklar ve diğer akrabalardan oluşan geniş bir müessesedir. Dolayısıyla aile yuvasındaki mutluluk ya da mutsuzluk, bütün yakınları ilgilendirir, onlara sirayet eder. Bu yuvanın yegâne gayesi, üyelerin huzur ve mutluluğunu sağlamaktır. Hayatın tabi akışına uygun olarak ailede çeşitli huzursuzluklar baş gösterdiğinde, bunların usûle uygun bir biçimde çözüme kavuşturulması, ebeveyn ve diğer aile fertleri başta olmak üzere, etkili ve yetkili herkesin temel vazifesidir. Muhtemel sorunların akl-ı selim ile çözülmesi ve aile birlikteliğinin acı tatlı hatıralarıyla muhafaza edilmesi hedeflenmelidir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan örnekler ve konuyla ilgili Kur’ân’ın çizdiği yol haritası ufuk açıcı ve yol göstericidir.

Bu nedenle ailenin kuruluş aşamasında, eş seçiminde ve sonraki dönemlerde çok fazla hayalci olmamalı, yaşadığımız dönem ve şartların insanları olduğumuzu göz önünde bulundurmalı, hayattan beklentilerimiz, yapabileceklerimiz ve erişebileceklerimiz ile orantılı olmalıdır. Bizler melek olmadığımıza göre, birbirimizden meleklik beklememeli, gerçekçi olmalı ve yapabileceklerimizi konuşmalıyız. Zira mutlak kemal, Yüce Allah’a mahsustur.

Kur’ân, dönemin Arap kültüründe var olan köleliği ortadan kaldırmak için gereken düzenlemeleri aşama aşama uygulamaya koyduğu ve var olan sınırsız kadınla evliliği dörtle sınırlandırıp tek eşliliği tavsiye ettiği gibi, kültürde var olan dövmeyi sonlandırmak için gerekeni yapmış, onu çarelerin tükenme noktasına gelindiği bir aşamada sembolik bir vurmayla sınırlandırmıştır.

Kaynaklar

Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillah eş-Şeybânî. Musnedu Ahmed b. Hanbel. 6 Cilt. Kahire: Muessesetu Kurtuba, ts.

Aişe Abdurrahman, bintu’ş-Şâtî. Rasulullahın Annesi ve Hanımları. çev. İsmail Kara. Konya: Uysal Kitabevi, 1987.

Buharî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl. el-Câmiu's-sahih. İstanbul: el-Amîre, 1353/1975.

Demirci, Muhsin. Kur’ân Tefsirinden Farklı Yorumlar. İstanbul: M. Ü. İlahiyat Vakfı Yayınları, 2017.

Ebû Zehra, Muhammed. Zehratü’t-tefâsîr  b.y.: Dâru’l-Fikri’l-Arabî, 1396.

Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır. Hak Dini Kur'ân Dili. 10 Cilt. İstanbul: Azim Yayınları, ts.

Günay, Hacı Mehmet. “Nüşûz”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 33/303-304. İstanbul: TDV Yayınları, 2007.

İbn Kesîr, Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî ed-Dımeşkî. Tefsîru’l-Kur’âni’l-azim. thk. Sâmi b. Muhammed Sellâme. 8 Cilt. b.y.: Dâru’t-Tayyibe li’n-Neşri ve’t-Tevzi‘, 1999.

İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem. Lisânül-ʿArab. 15 Cilt. Beyrût: Dâru’s-Sadr, ts.

İbn Sa‘d, Muhammed b. Sa’d b. Muni’ Ebû Abdillah el-Basrî. et-Tabakâtü’l-kübrâ, thk. İhsan Abbas. 8 Cilt. Beyrut: Daru’s-Sadr, 1968.

İbnu’l-Cevzi, Ebu’l-Ferec Cemaluddin Abdurrahman b. Ali b. Muhammed el-Cevzî el-Kureşi el-Bağdadî. Zâdü’l-mesîr fi ilmi’t-tefsir. Beyrut: Dâru İbni Hazm, ts.

Köksal, M. Asım. İslâm Tarihi. İstanbul: Şamil Yayınları, 1987.

Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed. el- Câmi' li ahkâmi'l- Kur'an. thk. Ahmed el-Birdûni & İbrahim Etfiş. 20 Cilt. Kahire: Dâru’l-Kutubi’l-Mısriyye, 1964.

Mâverdî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Muhammed el-Habib el-Basri. en-Nüket ve’l-‘uyûn. thk. es-Seyyid b. Abdu’l-Maksut b. Abdirrahim. 6 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, ts.

Müslim, Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc. el-Câmiʿu-aî. nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī. Kahire: y.y., 1374-75/1955-56.

Nesâi, Ebû Abdirrahman. Sünen. Beyrut: y.y., ts.

Nesefî, Abdullah b. Ahmed. Medârikü’t-tenzîl ve hakaiku't-te'vîl. thk. Mervan Muhammed Şi’ar. 4 Cilt. Beyrût: Dâru’n-Nefâis, 2005.

Rahman, Fazlur. Ana Konularıyla Kur’ân. çev. Alparslan Açıkganç. Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1987.

Râzî, Muhammed b. Hüseyin Fahruddin. et-Tefsiru'l-Fahri’r-Razi. 32 Cilt. Beyrut: Daru  İhyai’t-Turasi’l-Arabi, ts.

Taberî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr. Câmiu'l-Beyan fi te'vili'l Kur'ân. thk. Ahmed Muhammed Şakir. 24 Cilt. Beyrut: Muessesetu’r-Risale, 2000.   

Tahir b. Âşûr, Eş-Şeyh Muhammed. et-Tahrîr ve’t-tenvîr. 30 Cilt. Tunus: Dâru’s-Sahnûn li’n-Neşri ve’t-Tavzi’, 1997, 2/385.

Tirmizî, Muhammed b. İsa Ebû İsa. el-Câmi‘u’s-sahih. thk. Ahmed Muhammed Şakir. 6 Cilt. Beyrut: Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, ts.

Topaloğlu, Bekir. İslam’da Kadın. İstanbul: Rağbet Yayınları, 2016.

Zemahşerî, Carullah Muhammed b. Ömer. el-Keşşaf an hakaiki't-tenzîl ve ‘uyuni'l-ekâvîl. thk. Muhammed Abdusselam Şahin. 4 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 2006.

[1] en-Nisâ 4/34.

[2] en-Nisâ 4/34-35.

[3] en-Nisâ 4/128.

[4] el-Bakara 2/228.

[5] el-Bakara 2/228.

[6] Eş-Şeyh Muhammed Tahir b. Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr (Tunus: Dâru’s-Sahnûn li’n-Neşri ve’t-Tavzi’, 1997), 2/385.

[7] Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr et- Taberî, Câmiu'l-beyan fi te'vili'l Kur'ân, thk. Ahmed Muhammed Şakir (Beyrut: Muessesetu’r-Risale, 2000), 4/499; Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el- Câmi' li ahkâmi'l- Kur'an, thk. Ahmed el-Birdûni & İbrahim Etfiş (Kahire: Dâru’l-Kutubi’l-Mısriyye, 1964),  3/112.

[8] en-Nisâ 4/19.

[9] Abdullah b. Ahmed en-Nesefî, Medâriküt- Tenzîl ve hakaiku't- te'vîl, thk. Mervan Muhammed Şi’ar (Beyrût: Dâru’n-Nefâis, 2005), 1/121.

[10] Taberî, Câmiu'l-Beyan, 4/499.

[11] İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 2/385.

[12] İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 2/385.

[13] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’ân, çev. Alparslan Açıkganç (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1987), 120; Muhsin Demirci, Kur’ân Tefsirinden Farklı Yorumlar (İstanbul: M. Ü. İlahiyat Vakfı Yayınları, 2017), 1/162-163; 282-285.

[14] Muhammed Ebû Zehra, Zehratü’t-tefâsîr (b.y.: Dâru’l-Fikri’l-Arabî, 1396), 3/1662.

[15] en-Nisâ 4/32.

[16] Taberî, Câmiu'l-Beyan, 8/260.

[17] en-Nisâ 4/34.

[18] Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr, “ʿkvm”, Lisânül-ʿArab (Beyrût: Dâru’s-Sadr, ts.), 12/496.

[19] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili (İstanbul: Azim Yayınları, ts.), 2/556.

[20] Buhârî, “Salât”, 500.

[21] Carullah Muhammed b. Ömer Zemahşerî, el-Keşşaf an hakaiki't-tenzîl ve ‘uyuni'l-ekâvîl, thk. Muhammed Abdusselam Şahin (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 2006), 1/495; Muhammed b. Hüseyin Fahruddin er-Râzî, et-Tefsiru'l-Fahri’r-Razi (Beyrut: Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, ts.), 1/1441; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, 2/256.

[22] Taberî, Câmiu'l-Beyan, 8/290; Zemahşerî, Keşşâf, 1/234; Râzî, Tefsir, 1/1441; Kurtubî, el- Câmi', 5/168; Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî ed-Dımeşkî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azim, thk. Sâmi b. Muhammed Sellâme (b.y.: Dâru’t-Tayyibe li’n-Neşri ve’t-Tevzi‘, 1999), 2/292.

[23] Bk. Hacı Mehmet Günay, “Nüşûz”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2007), 33/303-304.

[24] İbn Manzûr, “ʿkvm”, 12/496; Taberî, Câmiu'l-Beyan, 9/267; Zemahşerî, Keşşâf, 1/559; Râzî, Tefsir, 5/ 214; Kurtubî, el- Câmi', 5/403.

[25] Bk. Günay, “Nüşûz”, 33/304.

[26] Bk. en-Nisâ 4/19.

[27] Muhammed b. İsa Ebû İsa et-Tirmizî, el-Câmi‘u’s-sahih, thk. Ahmed Muhammed Şakir (Beyrut: Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, ts.), “Radâ” 11.

[28] Süleyman b. Eşas-es-Sicistâni Ebû Davûd, Sunenu Ebi Davud (Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l-Arabî, ts.), ”Nikâh”, 42.

[29] Bk. Âl-i İmran 3/138, el-Mâide 5/46, Yunus 10/57, Hûd 11/120, en-Nûr 24/34.

[30] Bk. el-Bakara 2/231, en-Nisâ 4/58, en-Nahl 16/90, en-Nûr 24/17.

[31] Bk. Sebe’ 34/46, en-Nisâ 4/63.

[32] Ebû Zehra, Zehratü’t-tefâsîr, 3/1667.

[33] Taberî, Câmiu'l-Beyan, 8/290; Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Muhammed el-Habib el-Basri el-Mâverdî, en-Nüket ve’l-‘uyûn, thk. es-Seyyid b. Abdu’l-Maksut b. Abdirrahim (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, ts.), 1/480.

[34] Bk. el-Müzzemmil 73/10.

[35] Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2016), 79.

[36] Taberî, Câmiu'l-Beyan, 8/290; Kurtubî, el- Câmi', 5/168.

[37] Ebû Zehra, Zehratü’t-tefâsîr, 3/1667.

[38] Demirci, Kur’ân Tefsirinden Farklı Yorumlar, 1/288-289.

[39] Günay, “Nüşûz”, 33/304; Ebû Zehra, Zehratü’t-tefâsîr, 3/1667.

[40] İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 5/37.

[41] Sâd 38/44.

[42] Bk. Taberî, Câmiu’l-Beyân, 21/211; Ebu’l-Ferec Cemaluddin Abdurrahman b. Ali b. Muhammed el-Cevzî el-Kureşi el-Bağdadî, Zâdü’l-mesîr fi ilmi’t-tefsir (Beyrut: Dâru İbni Hazm, ts.), 1216.

[43] Bk. Kurtubî, el-Câmi’, 15/212.

[44] Muhammed b. Sa’d b. Muni’ Ebû Abdillah el-Basrî, et-Tabakâtü’l-kübrâ, thk. İhsan Abbas (Beyrut: Daru’s-Sadr, 1968), 8/204.

[45] Tirmizî, “Radâ”, 11.

[46] Bk. İbrahim 14/24; en-Nahl 16/75, 76, 112.

[47] Bk. el-Bakara 2,/60; el-A‘raf, 7/160; Tâhâ 20/70; eş-Şuarâ 26/63.

[48] en-Nûr 24/31.

[49] en-Nûr 24/31.

[50] es-Saffât 37/93.

[51] Sâd 38/44.

[52] el-Bakara 2/73.

[53] el-Hadîd 57/13.

[54] Bk. el-Enfâl 8/12, 50; Muhammed 47/4, 27.

[55] Bir adam karısını dövdü. Kadın Hz. Peygambere gelip kocasını şikâyet etti. Resulullah da kocasına kısas uygulamak istedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Erkekler kadın­lar üzerine hâkimdirler” âyetini indirdi. Hz. Peygamber adamı çağırıp âyeti ona oku­du ve buyurdu ki: Ben bir şey yapmak istemiştim ama Allah daha başkasını di­ledi. Bk. Taberî, Câmiu'l-Beyan, 8/290.

[56] Bk. Bakara 2/273; Âl-i İmran 3/156; Nisâ 4/94, 101; Mâide 5/106; Müzzemmil 73/20.

[57] Meryem 19/71.

[58] Meryem 19/72.

[59]Aişe Abdurrahman bintu’ş-Şâtî, Rasulullah’ın Annesi ve Hanımları, çev. İsmail Kara (Konya: Uysal Kitabevi, 1987), 2/115–116.

[60] el-Ahzab 33/28-29.

[61] Bk. İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr,1121 .

[62] et-Tahrim 66/1.

[63] et-Tahrim 66/3.

[64] Bk. İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 1452.

[65] Onu bu şekilde gören Peygamberimiz ona Eba’t-Türâb/Toprak babası diye takılmıştır. Bk. M. Asım Köksal, İslâm Tarihi (İstanbul: Şamil Yayınları, 1987), 9/263.

[66] el-Mücadele 58/1.

[67] Sure tartışan kadın anlamına Mücadile diye de adlandırılmıştır.

[68] el- Mücadele 58/1.

[69] Taberi, Câmiu'l-Beyân, 23/219.

[70]  Ahmed b. Hanbel Ebû Abdillah eş-Şeybânî, Musnedu Ahmed b. Hanbel (Kahire: Muessesetu Kurtuba, ts.) 6/148.