Cahiliye'den İslam'a Evlenme

Aile İslâm diniyle beraber düzensiz bir müessese olmaktan çıkmış, kadının lehine olmak üzere birçok hukuki düzenleme yapılmıştır. İslâm’dan evvel Arap toplumunda aileyle alakalı hukuki ve sosyal müeyyide ve yaptırımlar yok denecek kadar azdı. Bu sebepten aile reisi olan erkek hesap verme endişesi taşımadığından aile bireylerine karşı sorumsuzca hareket etmekteydi. Bu da toplum vicdanında yaralar açmış ve ahlâki sorunlar doğurmuştu. İslâm’ın aileyle ilgili düzenleme ve ahkamı vazetmesinden sonra dağınık olan ve göçebe bir hayat yaşayan Araplar, düzenli bir toplum haline gelmiştir. Arap toplumu öncesinde cemaat yapısı arz ederken, bir cemiyete dönüşebilmiştir. Bu çalışmada Câhiliye’den başlayarak İslâm tarihinin bidayetinde evliliklerin nasıl gerçekleştiği üzerinde durulacaktır.

Cahiliye'den İslam'a Evlenme

Ahmet ACARLIOĞLU, Dr. Öğr. Üyesi, Sütçü İmam Üniversitesi İsmail Kurtul İlahiyat Fakültesi

Sayfa: 101-124

Giriş

Aile toplumun temel taşı ve insanlık binasının tuğlasıdır. Bu sebeple cinsel açıdan rahat toplumlarda dahi varlığını korumuştur.[1] İslâm dinine göre aile, toplumu oluşturan asıl birimdir. Kişinin huzur bulduğu bir yuva, kişiyi çeşitli günahlardan ve mefsedetten koruyan bir zırh gibi düşünülür.[2] Bunun yanında insanları bir araya getirdiği ve birleştirdiği için İslâm, aileye ayrı bir önem verir.[3] İslâm’ın geldiği döneme bakıldığında sağlam bir aile anlayışından bahsetmek mümkün değildir. Bunun temel sebebi ise kadınlara ve çocuklara itibar edilmemesidir.[4]

 

1.     Evlenme

Arapçada evlenmek, (نكح) fiiliyle ifade edilir. Bu fiilin manalarından biri “göze uykunun galip gelmesi” iken bir diğer manası ise “yağmurun toprağa karışması”dır.[5] Nikâh kelimesi, evlenme akdi anlamına geldiği gibi cinsel ilişki anlamına da gelir. Daha genel olan üst anlamı ise "ed-damm" "birleşmek, bitişmek, bütünleşmektir.[6] Arapçada (زوج) fiilinden türetilen (تزوج) fiili de evlenme manasında kullanılır.[7] Zevc kelimesi tam olarak çift manasında değildir. O, bir çiftin her biri manasına gelmektedir. Bu sebeple zevc kelimesi Arapçada hem karı hem de koca manasında kullanılmaktadır. Kelimenin sayılan bu manaları aslında bir çifti meydana getiren kadın ve erkeğin tek bir asıldan, mayadan geldiklerine işaret eder.[8] Hz. Peygamber’in hadis-i şerîflerinde de nikâh kelimesi "evlenme" anlamında kullanılmıştır. [9]

Evliliğin çeşitli disiplinler tarafından farklı tanımları yapılmaktadır. Sosyoloji bilimi açısından yapılan bir tarifte evlilik, “Karşı cinsten en az iki kişinin hayatlarını birleştirdikleri ilişkiler bütünüdür.”[10] Sosyoloji disiplini açısından yapılan diğer bir tarifte ise evlilik, “iki farklı cinsiyete sahip insanın fiziksel, sosyo-kültürel, manevi ihtiyaç ve duygularını karşılamalarını toplumun kabullenmesi”dir.[11] Malinowski ise evliliği, “kadın ile erkek arasında, gelenek ve göreneğe göre şekillenen sosyal, toplumsal bir anlaşma” olarak görür.[12]

İslâm’dan evvel Arap toplumunda sistemli bir aile hayatından bahsetmek mümkün değildir. Bunun nedeni kadınlara ve kız çocuklarına gereken ehemmiyet ve kıymetin verilmemesidir.[13] Araplar evlilik yoluyla uzak olanların yakınlaştığı, birbirlerine düşman olanların ise barıştığı, bu şekilde birbirleri ile dost olabileceklerini düşünürler. Evlilik bir kadınla bir erkek arasında gerçekleşiyor olsa da aslında onların mensup oldukları kabileler arasında yapılmış kabul edilir.[14]

İslâm’dan önce Arap toplumunda evlenmemek ve kadınlardan uzak durmak, insanlar arasında övülen davranışlardı ve “tebettül” kavramıyla ifade edilirdi. Ruhbanlıktan etkilenerek kadınlara yaklaşmayan erkeklere العنين (Anîn) denirdi. Bu tür insanlar manevi anlamda en üst mertebede düşünülmekle birlikte toplumda büyük saygı görür ve çoğunlukla da Hıristiyan rahiplerine benzetilirdi.  Bu, erkekler için olduğu gibi kadınlar için de geçerli bir husus idi.  Bu tür kadınlara “el-Betûl” deniyordu. Yine aynı manada olmak üzere kadınlara yaklaşmayan ve onlarla evlenmeyen erkeklere الصارور , kadınlara ise الصارورة denirdi.[15]

Sahâbîlerin önde gelenlerinden olan Sa’d b. Ebû Vakkas, “Resûlullah (a.s.) tebettüle izin verseydi kendimizi hadım edecektik.” demişti. Belki de birçok sahâbî için ruhbaniyete giden yol bu şekilde açılmış olacaktı.[16] Müslümanlar arasında tebettüle[17] meyledenler olduysa da Hz. Peygamber, cinsel arzunun tebettülle veya bekar kalarak ihmal edilmesine hiçbir zaman izin vermemiştir. Hatta tebettül isteyen sahâbîlerden Osman b. Maz’un, Hz. Peygamber’den husyelerini aldırmak için izin istemiş ancak Allah Resûlü (a.s.) kendisine “İslâm’da tebettül ve ruhbanlık yoktur" diyerek bu talebini reddetmiş, [18] söz konusu sahabîye oruç tutmasını tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber başka bir rivayette oruç tutmasının hikmetini açıklarken bunun günahlara karşı bir “mecfer” yani koruyucu olacağını belirtmişti. İsmail b. Abdullah, bu kelimenin “kişinin hanımına yaklaşmaya kalkıştığında, bundan kesilmesi” manasına geldiğini söylemiştir.[19]

Evlenmeyle ilgili Resûlullah'ın hadislerinden birinde: "Nikâh be­nim sünnetimdendir. Kim benim sünne­timi uygulamazsa benden değildir. Ev­leniniz, ben diğer ümmetlere karşı si­zin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” buyurmuştur.[20] Evlenmemeye ve kadınlardan uzak durmaya niyetlenen sahâbîlerini de Hz. Peygamber, böyle yapmamaları hususunda uyarmıştır.[21]

İslâm dininin temel hedefi kişiyi dünya ve ahiret saadetine ulaştırmaktır. Bir Müslüman’ın İslâmi ölçülere göre saliha bir eşe ve hayırlı evlatlara sahip olması, onu dünyada mutlu ettiği gibi ahirette de mesut edecektir. Hz. Peygamber, “Haya, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek dört önemli sünnetimdir.”[22] diyerek ümmetine bu noktada tavsiyede bulunmuştur.

 

1.1.  Kız İsteme

İslâm’dan önce Arap toplumunda çok sayıda evlenme/nikâh tarzı bulunsa da bunlardan en yaygın olanı evlenilecek kızın, ailesinden istenmesi şeklinde gerçekleşmekteydi. Burada kız isteme adet ve geleneklerinin İslâm’dan önce Arap toplumunda ve İslâm’ın gelişinden sonra nasıl gerçekleştiğini göreceğiz.

Arapçada kız isteme anlamındaki الخطبة (el-Hitbe) kelimesi, Türkçede söz veya nişan olarak da ifade edebilecek bir kelimeye tekabül eder. Kız istemenin gerçekleşmesi için damadın velisi, gelin adayının velisine gider ve onu ister. Veli baba olabileceği gibi, baba yoksa onun tarafından amca gibi bir akrabası da olabilmekteydi.[23]

Kız tarafı bu evliliği onaylıyor ise kızın babası veya kardeşi -kız adına veli olarak kim bulunuyorsa- münasip bir şekilde rızalarını gösterir, bu şekilde söz veya nişan gerçekleşirdi. Kızın velisi tarafından erkek tarafına iyi geçim tavsiyesinde bulunulur ve "Allah kolay kılsın, erkek çocuklar versin. Sayınızı ve kuvvetinizi artırsın." diyerek dua edilirdi. Şayet erkek tarafı akraba değilse -ileride kendilerine düşman olma ihtimali bulunduğundan- "Kolay olmasın, Allah erkek çocuğu da vermesin. Zira sen uzaksın ve düşman doğurursun" denirdi. Kız isteme sırasında kızın mihri[24] mutlaka belirlenirdi.

İslâm öncesi kız isteme geleneğine en güzel örneklerden biri belki de Hz. Peygamber için Hz. Hatice’nin istenmesidir. Rivayetlere göre Allah Resûlü’ne Hz. Hatîce’yi istemeye, amcaları Hz. Hamza ve Ebû Tâlib gitmişlerdi.  Hz. Hatîce’yi babası Huveylid’in vefat etmiş olması sebebiyle Hz. Peygamber’le amcası Amr b. Esed evlendirmişti. Kız isteme sırasında Mudar'ın büyüklerinin de orada hazır bulundukları söylenir.[25] Kız isteme sırasında konuşmayı Resûlullah'ın amcası Ebû Tâlib yaptı. Bu konuşma sırasında ailelerin birbirine asalet ve soylulukta denk olduklarını vurguladı. Yeğenin malının az olabileceğini fakat Kureyş içinde şerefte, soylulukta, fazilette ve akılda ona denk bir gencin bulunmadığını söyledi.[26]

İslâm’ın gelişinden sonra de evlilikler kızların velilerinden istenmesi ile gerçekleşti. İslâm’ın ruhuna uymayan uygulamalar kaldırılsa da evlilik dini olmaktan ziyade medeni bir kurum olduğu için kız istemeyle ilgili adetler de genel hatlarıyla aynı kaldı. Hz. Peygamber eşi Hz. Hatice’nin vefatından sonra bir süre evlenmese de ashabının teşvikleriyle evlenmeye karar verdi. Hz. Hatice’den sonra evlenmiş olduğu Hz. Sevde’de ile aynı zamana denk gelmek üzere Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Âişe'yi istemeye karar verdi. Bu istemeden evvel Hz. Âişe, Mutim b. Adiy'in oğlu Cübeyir'le sözlenmişti.[27] Resûlullah kendisine kızı Âişe ile evlenmek istediğini söyleyince Hz. Ebû Bekir, bunun nasıl olacağını Hz. Peygamber'e sordurdu. Zira Resûlullah ile kendisi iki kardeşten daha öteydiler. Ona göre böyle bir evliliğin gerçekleşmesi mümkün değildi. Hz. Peygamber ona “Ben senin kardeşinim, sen de benim kardeşimsin ancak bu din kardeşliğidir ve benim senin kızınla evlenmemde bir engel yoktur." diyerek durumu izah etti. [28] 

Hz. Ebû Bekir daha önce söz verdiğinden, evvela Mut'im'in niyetini tashih etmek için kendisine izin verilmesini istedi. Mutim b. Adiy'in yanına gitti. Onu gören Mut'im'in eşi: “Ey Kuhafe’nin oğlu! Oğlumuzu senin kızınla evlendirirsek herhalde onu dininden saptırıp kendi dinine sokmak isteyeceksin.” deyince Hz. Ebû Bekir, onu muhatap almadı ve Mut'im b.  Adiy'e “Ne diyor bu kadın?” diye sordu. “O, işittiğin sözü söylüyor.” diyen Mut’im hanımı gibi düşündüğünü ima etti. Bu sözleri duyan Hz. Ebû Bekir, verdiği sözden dönmesine bir engel bırakmayan Allah’a hamd etti.[29]

 

1.2.  Evlenmede Denklik

Arapçada küfüvvet kelimesi “denklik, benzerlik, eş olma” anlamlarına gelir.[30] İslâm’dan evvel Arap toplumunda evliliklerde erkek ve kız tarafının birbirine denk olması istenirdi. Şerefli aileler, karşı tarafın da kendileri gibi aynı tabakadan yani şerefli ve soylu bir aile olmasını isterlerdi. Halktan olan bir kimse de soylu bir kimsenin kızını almaktan çekinirdi.[31]  el-Hâris b. Ka'b, Müzhic’in efendisi idi. O, insanlara “evlenirken denkliğe dikkat etmelerini, kerîm olanların kızlarının alınmasını, zira onların suyunun güzel olduğunu, onlardan olacak çocukların da kerîm olacağını” söylerdi. Müzhiç ayrıca denk olmayan kızlarla evlenirlerse doğacak çocukların da ahmak olacağını ifade ederdi.  Bu anlayışın bir tezahürü olarak, Araplar arasında şerefli birinin kızı ile sıradan birinin kızı denk görülmezdi. Bu, günümüze kadar gelmiş bir adettir.[32]

Aileler kızının evleneceği kişinin Arap olmasını, mesleğinin, makamının, şerefinin de eşine denk olmasını şart koşarlardı.[33] Soylu kimseler, hakir ve basit gördükleri marangoz, demirci, kuyumcu gibi el işçiliği ile uğraşanların kızlarını almazlardı. Zira bu meslekler köle meslekleri olarak kabul edilirdi. Örneğin Numan b. Münzir, annesinin Yahudi bir kuyumcu kızı olması sebebiyle hakir görülürdü. Mevâlî’den birinin oğlu ancak kendisi gibi Mevâlî’den birinin kızını alır; asil, hür birinin kızını alıp evlenmesi mümkün olmazdı. Yine onlar arasında bir kızın güzelliği ailesine bakılarak tayin edilirdi.[34] Bir kişi kendisine denk olmayan bir aileye kız verir veya böyle bir aileden kız alırsa insanlar tarafından kınanırdı.[35]

İslâm’dan evvel Araplar Acemleri, yani kendileri gibi Arap olmayanları küçük görürlerdi. Onlara nazaran, kendileri fakir, yaşam standartları daha kötü ve basit olsa da Arap olmak, üstün olmak için yeterliydi. Onlar arasında kızını aceme veren veya onlardan kız alan kişiler ayıplanırdı. Küçük görme olayı, bu evlilikten doğan çocuklara da sirayet eder; onlar da küçük ve değersiz görülürdü.

Câhiliye Arapları arasında Mudar ve Huda’a kabileleri kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Bu konuda en şiddetli olan da Temim kabilesiydi. Buna rağmen onlar dahi kızlarını denk olduğuna inanmadıkları kişilerin çocuklarıyla evlendirmezlerdi. Örneğin Numan b. Münzir, İran kisrasının kızlarından birini evlenmek için isteyince Arap olmadığı için İran kisrasını denk görmemiş ve kızıyla evlenmesine izin vermemişti.  

İslâm’dan önce Arap toplumunda denklik meselesini inceledikten sonra, Câhiliye’ye ait pek çok hasleti kaldıran İslâm’ın denklik konusuna getirdiği yaklaşımlar üzerinde durmaya çalışacağız. Evlilikte kefâet başka bir adıyla denklik, erkeğin evleneceği kadın ile belirli hususlarda eşit olması durumudur. Cumhurun ortak görüşüne göre denklik, evliliklerde şarttır ve bunun şart koşulması evlilik hayatının devamı için önemlidir.[36] Evlenirken taraflarda ortak nokta ne kadar fazla ve aralarındaki denklik ne kadar kuvvetli ise evlilikleri de o kadar sağlıklı olacaktır.[37] Hz. Âişe’den nakledilen bir hadis-i şerîfte Allah Resûlü, “Birlikte olacağınız eşler konusunda seçici davranın, denginizle evlenin.”[38] buyururlar.

Allah Resûlü, Câhiliye Dönemi’ndeki kibirlenme ve başkalarını küçük görme düşüncesini İslâm’ın gelişiyle birlikte “Ey insanlar! Allah sizden Câhiliye kibirlenmesini gidermiştir.” diyerek yasakladığını belirtmiştir.[39] Hz. Peygamber, “Nutfelerinizi (spermlerinizi) koruyunuz ve onları an­cak denk olan yerlere bırakınız.”[40] diyerek denkliğin önemini vurgulamıştır. Dinimiz, kız olsun erkek olsun yaşı geldiğinde gençlerin evlendirilmelerini tavsiye eder. Fakat burada dikkat edilecek husus dengini aramak ve dengini bulduğunda evlendirmektir. Yoksa kızı ilk isteyene vermek ya da ilk gördüğümüz kızla erkeği evlendirmek İslâm’a uygun değildir.

 

1.3.  Evlenmede Rıza

İzdivaç, iki kişiyi, iki nefsi, iki ruhu bir araya getirdiği için yapılan akitlerin en önemlilerindendir. İslâm dini, hem kız hem de erkek için evliliklerde rıza aramış ve bunu, nikâh ve akit sırasında gerçekleşen icap ve kabul yani karşılıklı tam irade beyanı ile şart koşmuştur.[41] Fukahanın ittifakı ile büluğ çağına girmiş bir erkek ve kız kendi rızaları ile evlenebilir. Velileri onları zorla evlendiremez. İslâm, aileye ve kadına verdiği önemin göstergesi olarak sadece erkeğe değil kızlara da eşlerini seçme hürriyeti vermiştir. Hatta bu konuda erkeğe nazaran daha korumasız ve güçsüz olan kadına pozitif ayrımcılık uygulayarak, onun rızasını erkeğin rızasının önüne geçirmiştir. Zira erkek Allah'ın kendisine vermiş olduğu fıtrat gereği kendisine yapılabilecek zulmü bertaraf edebilecekken kadın bunu yapamayacaktır. Bu nedenle İslâm, kadına da evleneceği erkeği seçme hürriyeti tanımıştır.[42]

Rızalarını göstermek için bekâr kızlar velilerine karşı sükût eder, velilerinin dışındaki yakınlarına ise razı olduklarını beyan ederler. Dul kadınlar ise evlenmek istediklerini açıkça söylerler. Kızın ağlaması veya gülmesinin de rızasının bir belirtisi olduğu kabul edilir.[43] Dul kadınların evlenmede rızaları hususuna gelince, İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber, dul kadınların rızalarının, evlenme mevzuunda velilerinin rızasından daha önemli olduğunu[44] buyurur. Evlenmede velinin izni bekârlar için geçerlidir. Dul birinin evlenirken velisinin olurunu alması şart değildir. Resûlullah, “Dul ile velinin bir alakası yoktur.” buyurmuşlardır.[45] Hansâ bt. Hizam dul bir kadın olmasına rağmen babası tarafından zorla evlendirilmiş ancak Hansâ, Allah Resûlü’ne bu konuda şikayette bulununca, nikâh feshedilmişti.[46] Resûlullah “Bekar kıza babası izin verir, ancak dul olan biri, eşini seçmede velisinden daha fazla hak sahibidir.” buyurarak meseleye açıklık getirmiştir.[47]

İslâm’dan evvel Arap toplumunda kızlarını evlendirme hususunda babaların veya veli olarak (baba, erkek kardeş, amca) istediği[48] yakınlarının mutlak yetkisi bulunmaktaydı. Kız velisinden istendikten sonra babası kızını zorla evlendirebilirdi. Câhiliye’de evlilik adeten anne babanın emriyle olurdu. Kız, anne babasına muhalefet edemezdi.[49] Hal böyle iken bazı şerefli aileler kızların rızalarını alarak onları evlendirmekteydiler. [50]

Bu konuda Hind bt. Utbe güzel bir örnektir. Hind bt. Utbe b. Rebi'a, Kureyş kadınlarının en güzellerinden ve en akıllılarındandı. Ebu Süfyan’dan evvel Hafs b. el-Muğire b. Abdullah b. Ömer b. Mahzum ile evliydi. Ondan sonra onunla el-Fakih b. Hafs evlendi.[51] Ondan sonra ise Hind’i, Ebu Süfyan ile Süheyl b. Amr istedi. Babası Utbe, bu iki kişinin özelliklerini kendisine anlattı ve ikisi arasında kendisini muhayyer bıraktı. Hind ise babasının tarifi üzerine kendisini Ebû Süfyan b. Harb ile evlendirmesini söyledi.[52]

İslâm’dan evvel Araplarda bir kadının velisinin seçimine itiraz hakkı olmasa da evlenmeye zorlandığında saçının bir tarafını salar, saçının açık olan tarafının zıt tarafındaki gözünü sürmelerdi. Bu şekilde bu evliliğe rızası olmadığını gösterirdi.  Evlilik arayan kızlar da bir ayağı üzerinde sekerek, “Ya likah sabahtan evvel nikâh arıyorum!” derlerdi. Böylece onun evlenmesi kolaylaşır ve inançlarına göre yakın zamanda evlenirdi.[53]              

Evlenmelerde rıza önemli olmasına rağmen rızası alınmadan yapılan evlendirmeler ise Arap toplumunda yaygın idi. Bir gün Allah'ın Resûlü’ne bir kız geldi ve “Ya Resûlallah! Babam beni namını artırması için kardeşinin oğlu ile evlendirdi." dedi. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü bu işi kıza baraktı. Kız, "Ben babamın yaptığı şeyi onaylayacağım. Fakat ben kadınların, babaların bu konuda bir dahli olmadığını bilmelerini istedim.” dedi.[54] İstemediği erkekle evlendirilen kızların örnekleri bununla sınırlı değildi. Bunlardan bir tanesi de Hansa bt. Hizâm’dır. Babası onu zorla evlendirmişti. Bunun üzerine o Hz. Peygamber’e başvurmuş ve nikâhı feshettirmişti.[55]

 

İslâm’dan evvel Arap toplumunda kızın mehri daha kız isteme sırasında belirlenirdi. Mehre aynı zamanda sadak ismi de verilirdi. Bu kelime الصدقة، الصدُقة، الصُدُقة، الصَداق gibi farklı şekillerde okunabilmektedir. Araplar arasında mehir, kızın hakkıydı ve öyle görülürdü. Fakat kızın babası veya velisi evlilik ihtiyaçlarının temini ve düğün masraflarının karşılanması için bu parayı alırdı. Bunu hakkı olarak gören baba, kızına paradan bir şey vermezdi. Buna الحلوان da denirdi. Kızın evliliği karşılığında alınan paranın isimlerinden bir diğeri ise النافجة idi. Bu sebepten dolayı birinin kızı doğduğunda ona "Nâficen mübarek olsun!" denirdi.[56]

Cahiliye döneminde Araplar arasında mehirle sadakın aynı manaya geldiği düşünülse de Cevad Ali, الصَداق ve المهر kavramlarının farklı manalarda kullanıldığını iddia eder.  Ona göre geline verilen paraya sadak denirken, kızın anne babasına verilen paraya ise mehir denir.[57]  Sadak kelimesi ilahlara yaklaşmak adına hibe olarak verilen şeyler için de kullanılırdı. Bu, fakirlerin bizzat kendisine verildiği gibi fakirlere de harcanırdı. Aynı mantıkla kadına evlenme sırasında verilen paraya da mehir denmekteydi.[58]

İslâm’dan evvel nikâhın sıhhati için mehir şart görülür ve bu şekilde nikâh meşruiyet kazanırdı. Evlenen erkek mehri ödemekle yükümlüydü. Kişi bu parayı kızın velisi olan babasına veya başka bir yakınına peşin öderdi. Şayet ödemezse bu onun üzerine bir borç olurdu.  Ödemeden ölürse bu, kişi için bir ayıptı ve bu para onun terekesinden alınırdı. Şayet terekesi yoksa onun akrabalarına borç intikal eder ve onlardan bunu ödemeleri istenirdi. Durum tersine olur da erkek hayattayken kadın ölürse, mehir onun terekesinden alınırdı. Terekesinden karşılanamazsa kızın ailesinden istenirdi.[59]

Eğer mehir olmadan evlilik gerçekleşmiş ise bu birliktelik zina, bağy ve sifah olarak isimlendirilirdi.  Mehir onlar arasında bir şeref ve asalet göstergesi idi. Ödenen mehrin miktarı ne kadar yüksek olursa kadın o kadar şerefli ve değerli kabul edilirdi.  Eğer evlenilecek kadın esir ise kişinin malı gibi görüldüğünden ona mehir ödenmezdi. Zira esaret evliliğin ismetini bozmaktaydı.[60]

İslâm’la birlikte fakihlerin çoğunluğuna göre mehir evlilik akdinin sıhhat şartı olmadığı gibi rüknü de değildir. O sadece nafaka gibi evlilik akdinin doğurduğu sonuçlardan bir tanesidir. Hz. Peygamber, Zü'l Bicâdeyn lakaplı Abdullah’ın nikâhını hanımının mehrini belirlemeden evlendirmişti.[61] Hayber savaşına katılan Zü'l Bicâdeyn şehit olmadan evvel ganimetten kendisine düşen payın eşine borcu olan mehir mukabilinde verilmesini istemiş; bu şekilde eşine borcunu ödemişti. [62]

Evlenirken bir erkeğe düşen, söz verdiği mehri ödemektir. Zehebî’nin zikrettiği bir rivayette Allah Resûlü “Kim bir kadınla ödeme niyetinin olmadığı bir mehir ile evlenirse o kişi zina etmiş olur. Kim de geri ödememe niyetiyle bir borç alırsa o kişi hırsızdır.” buyurarak mehrin önemine vurgu yapmıştır.[63]

Mehrin erkeğin üzerine vacip olmasının çeşitli hikmetleri bulunmaktadır. Öncelikle erkek kurulacak ailenin reisi ve yöneticisidir.[64] Verdiği mehirle bu yönü daha bir kuvvet kazanmış olur. Mehir kadına bir ikram olduğu gibi ona verilen kıymetin de bir göstergesi olur. Bu aynı zamanda karı koca arasındaki bağların güçlenmesi ve devamının sağlanması açısından da önemli görülür.

İslâm’da mehir bizzat evlenen kadının kendisine verilir. Kocasının ölümü durumunda bu, onun hakkıdır ve mehrini daha önce almadıysa kocasının terekesinden kendisine mehri verilir. [65] Mehir aynı zamanda kadın için evliliği istediği gibi gitmediğinde ondan vazgeçerek boşanabileceği bir sigorta gibidir.[66] Kadın kendisine ödenen mehir karşılığında herhangi bir cihaz (çeyiz) hazırlamak zorunda değildir. Kendisi ister ve dilerse, mehrinin bir kısmından veya tamamından vazgeçebilir. Bununla birlikte kadına verilen mehrin hiçbir şart altında geri alınmaması emredilmiştir.[67]  

İslâm'ın gelişi ile Müslümanlar aileleri ile imtihan olmuşlardı. Kendisi Müslüman iken karısı Müslüman olmayan veya dinden dönen Müslümanlar bulunmaktaydı.[68] Bu hususta inmiş olan Mümtehine 60/11 ayet-i kerîmesi gereği Allah Resûlü bazı sahâbîlere hanımlarına ödedikleri mehirleri ganimet mallarından olmak üzere iade etmişti. Bu kadınlar, Ümmü’l Hakem bt. Ebî Süfyan (İ’yaz b. Ganm b. Şeddad el-Fihrî'nin hanımı), Garibe yani Fâtıma bt. Ebi Ümeyye b. el-Muğire el-Mahzumi (Ömer b. Hattab’ın hanımıydı), Bürû’ bt. Utbe b. Rebi'a (Şemmas b. Osman el-Mahzûmî ile evliydi), Hind yani Amre bt. Abdiluzza b. Nadle (Huzâ'a'dan Amr b. Abdiamr Zi'ş Şimâleyn ile evliydi), Hind bt. Ebî Cehl (Hişam b. As b. Vâil es-Sehmî'nin hanımıydı).[69]

 

1.5.  Nikâh Çeşitleri

İslâm öncesinde günümüzde görmekte olduğumuz nikâhtan farklı türde nikâh ve birlikteliklere şahit olmak mümkündü. İslâm’ın gelişi ile nikâhta ne gibi değişiklikler olduğu hususuna geçmeden evvel Câhiliye Dönemi’nde bunların neler olduğunu görelim.

İslâm'dan evvel Araplar arasında evliliklerin büyük çoğunluğu normal yollarla; kızın ailesinden istenmesi ve mehrin belirlenmesi ile gerçekleşirdi. Bu evlilikler hakkında Urve b. Zübeyir’den yapılan rivayete göre Hz. Âişe şöyle anlatmaktadır: "Câhiliye’de dört çeşit nikâh vardı. Bunlardan ilki, bugün dinimizin meşru kıldığı ve herkesçe tatbik edilen nikâhtır. Kişi babasından veya velisinden kızını ister, onun mehrini verir, sonra da onunla evlenirdi.[70] İcap ve kabul ile başlayan bu evlilik sürecini söz, nişan ve akabinde de nikâh takip ederdi. Bu nikâha زواج البعلة denmekteydi. Hadarîler arasında olduğu gibi bedevîler arasında da bu evlilik türü yaygındı. Birazdan anlatacağımız diğer evlilik çeşitleri toplumda oran itibarıyla daha düşük seviyede gerçekleşirdi.[71]

 

1.5.1. İstibdâ Nikâhı

Araplar arasında nikâh olarak sayılamayacak kaynaklarda nikâh olarak zikredilen türlü türlü birliktelikler mevcuttu. Bunlardan biri İstibd'a Nikâhı (نكاح الاستبضاع) idi.[72] Bazı kişiler hanımlarına hayızdan temizlenince “Şu adama git ve ondan hamile kalmayı iste.” derdi. Hanımını o dönemin cömertlik, mertlik ve yiğitlik gibi mürüvvet sahibi, kabilenin önde gelenlerine gönderirdi. Kadın hamile kalana kadar onunla birlikte olurdu. Bu süre içerisinde kadının kocası ondan uzak dururdu. Burada amaç aileye kabilenin önde gelen bu adamı gibi asil ve mürüvvet sahibi bir çocuk kazandırmaktı. Bu nikâhın diğer bir adı da “Nikâhu'l-İstihza” idi.[73]

 

1.5.2. Bedel Nikâhı

Zikredilen nikâhlardan bir diğeri de bedel nikâhıydı. İki erkeğin karşılıklı olarak eşlerini boşamaları ve diğerinin boşadığı karısı ile evlenmesi manasında kullanılmaktaydı.[74] Bu nikâhta mehir söz konusu olmamaktaydı.[75] Bu nikâhın çarpıcı örneklerinden birisi İslâm’dan önce yaşanmıştı. Hind (Mütecerride) bt. el-Münzir b. el-Esved el-Kelbiyye amca oğlu ile evliydi. Amcaoğlunun adı el-Esved b. el-Münzir b. Hârise el-Kelbî idi ki ona Hulm deniyordu.  Bu kadın zamanının en güzel kadınlarından idi. Münzir b. Münzir onu görünce âşık oldu. Bir gün içki içmek için nedim (içki arkadaşı) oldukları anlaşılan Hulm ile oturdular. Hulm’un yanında karısı Mütecerride de vardı.  Münzir, Hulm’e “Senin karını boşayıp benim karımla evlenmen mümkün mü?" diye sordu.  O da “Evet, mümkün.” dedi. Hulm karısı Mütecerride’yi boşamasına rağmen Münzir hanımını boşamadı. Arkadaşına olan sözünü tutmadığı gibi hile yolu ile âşık olduğu Mütecerride ile de evlenmiş oldu.[76]

 

1.5.3. Şiğâr Nikâhı

İslâm'dan evvel Arap toplumunda evlilikler için en önemli masraf kalemi mehirdi.  Bir yandan mehri ödememek diğer yandan da bu evliliğin fuhuş ve zina gibi algılanmaması adına yapılan bir nikâh çeşidi vardı ki buna şiğar الشغار deniyordu. الشغار kelimesi ش harfi meksur olarak okunursa; mehirsiz olarak bir adamın yakın arkadaşının hanımı ile veya onun yakın akrabasından bir kız ile evlenmesi manasına gelmektedir.[77]

Şiğar nikâhına niyetlenen bir kişi bu teklifi yaparken cümle içerisinde “şiğar” kelimesini bizzat kullanırdı ve "Beni kızınla evlendir." derdi. Bu deyimden kişinin velisi bulunduğu herhangi bir kız anlaşılabilirdi. Bu tür evlilikler bir önceki başlıkla benzer şekilde bedel nikâhı şeklinde de anılırdı. Bu nikâh türünde en önemli faktör kişilerin ekonomik durumlarıydı. Bu evliliğe tevessül edenler genellikle fakir ya da fakir olmakla birlikte kültürü de zayıf olan bedevîlerdi. [78]

İslâm'dan evvel Araplar açısından bakıldığında bu nikâh türünde herhangi bir sıkıntı bulunmamaktaydı. Zira evlenirken mehir zaten evlenecek kıza verilmemekte, bu para kızın babasına veya velisine ödenmekteydi. Şiğar nikâhında istisnaları olmakla birlikte, evlendirilen kız genellikle kişinin kendi kızı olmaz, velisi olduğu bir kız olurdu.[79] Bununla beraber nadiren iki babanın kızlarını birbirlerine mehirsiz bir şekilde vererek evlendikleri de olurdu.[80] Bu nikâh türü Nisâ 4/4 ayet-i kerimesiyle yasaklanmış olup bu hususta Allah Resûlü “İslâm’da celeb, ceneb ve şiğar nikâhı yoktur. Kim birinin malını gasp ederse bizden değildir."[81] buyurmuştur.          

 

1.5.4. Savâhibü’r-Râyet

Câhiliye Dönemi’nde nikâh olarak tarif edilse de nikâhtan ziyade zina kategorisinde zikredebilecek birlikteliktir. Bu isim evlerin zina evi olduğunun anlaşılması için kapılarına bayrak asılmasından ileri gelirdi. Bu nikâh türüne “bağy” da denmekteydi. Bu işi yapan kadınlar fahişe idi ve aynı anda veya değişik zamanlarda birçok erkekle birlikte olurlardı.

İslâm'dan önce Arap toplumunda bu evlerin örnekleri çoktu. Eşraftan bazı müşrikler de cariyelerine bu işi yaptırarak para kazanırdı. Bunların arasında es-Saib b. Ebi’s-Saib el-Mahzumi’nin cariyesi Ümmü Mehdun, Safvan b. Ümeyye’nin cariyesi olan Ümmü Galiz, As b. Vail’in cariyesi Hayye bt. Kıbtiyye, Süheyl b. Amr’ın cariyesi Celale, İbni Malik b. Amsele’nin cariyesi Merye, Zem’a b. el-Esved’in cariyesi Şerîfe, Hişam b. Rebia’nın cariyesi Karine ve daha niceleri bulunmaktaydı. Buradan İslâm'dan önce Mekke müşriklerinin cariyelerine fuhuş yaptırmayı bir gelir kapısı olarak gördükleri anlaşılmaktadır.[82]

Savahibu’r-rayet gibi zinanın bir türevi olan diğer bir nikâh türü de müşterek nikâh diye adlandırılırdı. On kadar erkek toplanarak bir kadına gider ve onunla temasta bulunurlardı. Kadın bu temastan hamile kalırsa doğan çocuk bu adamlara nispet edilirdi. Sayılan bu iki birliktelikten bir çocuk dünyaya gelirse kadın kendisi ile temasta bulunan bu adamları çağırır ve bu adamlardan istediği bir kişiye çocuğu nispet ederdi. Böyle bir durumda adam itiraz ederse durum “kâif”lere intikal ederdi. İslâm'dan evvel Arap toplumunda önemli fonksiyonları olan kâifler, insanın fizyonomisine bakarak yorumlarda ve çıkarımlarda bulunurlardı. Kâif bu çocuğu kime benzetirse çocuk onun olmuş olurdu. Böyle bir durumda adamın itiraz hakkı bulunmazdı. Câhiliye’de bu şekilde doğmuş birçok çocuk bulunmaktaydı.[83]

1.5.5. Makt Nikâhı

İslâm'dan önce var olan nikâhların en çirkinlerinden biri de Makt Nikâhı idi. Bu nikâhın diğer adı da   نكاح الضيزان (Nikâhu'd-Dîzân) idi.  Bir adam vefat ettiğinde babasının her türlü hakkını ve malını tevarüs eden büyük oğlu, babasının hanımını yani üvey annesini de üzerine elbisesini atarak temlik ederdi.[84] Makt Nikâhı ile üvey annesi ile evlenen kişiye ضيزان dîzân denirdi. Buradan doğan çocuğa da “maktî” veya “makit” denilmekteydi.

Bu çirkin olayı Abdullah b. Abbâs şöyle anlatır: “Bir adamın babası veya bu konudaki muhatabı öldüğünde ölen şahsın hanımıyla evlenmede de tercih sahibi o (büyük oğlu) olurdu. İstediği takdirde onunla evlenir, dilerse de onun mehrini almak için başkasıyla evlendirirdi. Bu kadını vefat edeceği âna kadar yanında tutabilirdi.” Böyle bir durumda kadının yapacağı tek şey vardı, o da kaçmaktı. Aralarında başlayan kovalamacada kadın, üvey oğlu üzerine elbisesini atmadan kendi ailesine sığınabilirse kurtulabilirdi.[85]

Ölen adamın oğullarının yaşları evlenemeyecek kadar küçükse kadın, onlar büyüyene kadar bekletilir ve onlardan en büyüğü ile, o istemezse de isteyen bir kardeşi ile evlendirilirdi. Şayet ölen adamın oğlu bulunmuyorsa bu takdirde onun erkek kardeşi veya asabeden bir yakını, onlar arasında da birisi bulunmuyorsa hamîmî denilen yakın arkadaşı bu kadına mirasçı olurdu.

Mehir bölümünde de zikrettiğimiz gibi bir kız ile evlenen kişi, bu kız için babasına veya velisine mehir adı altında para ödemekteydi. Bu para aslında kadının satış bedeli olarak kabul edilirdi. Kocasının malı olarak kabul edilen kadın, adamın terekesinden bir parça olarak oğluna kalmaktaydı. Adam babasının bu kadın için ödediği mehir gereği ya kendisi onunla evlenir veya bu kadının mehrini alarak onu bir başkasıyla evlendirirdi. Kadının serbest kalma yollarından birisi de adamın belirlediği fidyeyi ödemesiydi.[86]

Konuyla ilgili ayet-i kerimede, “Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Açık bir hayasızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.”[87] denilerek bu adete son verilmiştir.[88]

İsfehânî’nin Eğânî adlı eserinde naklettiğine göre Zeyd b. Amr’ın annesi Ceydâ bt. Halid idi. O, Hz. Ömer’in babası Hattab’ı doğurmuştu. Nüfeyl vefat edince bu kadınla oğlu Amr evlendi. Ve bu evlilikten Zeyd dünyaya geldi. Bu İslâm'dan evvel yapılmış bir nikâhtı.[89] Hz. Peygamber’in şairi olan Hassan b. Sâbit’in kardeşi olan Evs b. Sâbit’in annesi Benî Sâʻide’den olan Suhtâ bt. Hârise b. Levzân b. Abdüvüd’dür. Kocasının ölümünden sonra onunla oğlu Evs b. Sâbit evlenmişti.[90] Sahâbe-i Kirâm arasında bilinen bir isim olan Numan b. Münzir de vefat eden babasının hanımı ile evlenmişti.[91]  Mâzin b. Fezâre’nin oğlu Semiy b. Mâzin babasının ölümünden sonra karısı Nâsire bt. Cüşem b. Muaviye b. Bekir b. Hevâzin ile evlendi[92].

Makt nikâhı İslâm'dan evvel Arap toplumunda o kadar olağan bir hadise idi ki bazen babalar hanımlarına kendisinin vefatından sonra oğlu ile evlenmesini vasiyet ediyorlardı. Asım b. Ubeyd b. Sa’lebe hanımına kendisi vefat ettikten sonra oğlu Kudâme ile evlenmesini vasiyet etmişti.[93] Toplumda bu tür evlilikler çoktu. Temîm b. Mür’ün kız kardeşi Berre bt. Mür, Hüzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar’ın nikâhı altında idi. Vefatından sonra onunla oğlu Kinâne b. Huzeyme evlendi ve Nadr ve Abdumenat b. Kinâne isminde iki çocukları oldu. Naciye bt. Cürm b. Reyyan Kudâ'a kabilesindendi.  Sâme b. Lüey’in nikâhı altında idi. Kocası vefat edince kendisiyle oğlu el-Hâris b. Sâme evlendi.[94]

Makt nikâhı kadına fiziki olarak zayıf olduğundan reva görülen açık bir zulümdü. Daha önce oğlum dediği bir insanla evlenmek zorunda kalması, bir kadın adına son derece rencide edici bir durumdu. Böyle çirkin bir hadiseye İslâm'ın kayıtsız kalması mümkün değildi. Kays’ın babası Eşa’s vefat edince, Kays, kadın istememesine rağmen babasının hanımı ile evlenmek istedi. Bunun üzerine kadın da durumdan şikâyet etmek için Resûlullah’ın yanına gitti. Akabinde de “Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Açık bir hayasızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.”[95] ayeti nazil oldu.[96] Mukâtil’e göre bu ayet-i kerime Muhsin b. Ebi Kays b. el-Eslet hakkında nazil olmuştu. Bu adam Beni Haris b. Hazrec'den idi. Bu ayet aynı zamanda Esved b. Halef el-Huzâi ve hanımı Habibe bt. Ebi Talha, Mahzur b. Yesar el-Fezari ve hanımı Melike bt. Hârice b. Yesâr el-Meri hakkında nazil oldu. Bunlar babalarının hanımları ile evlenmişlerdi. Ensar’dan bir adam da yakın arkadaşı vefat edince ona mirasçı olmaya niyetlendi. Vefat eden arkadaşının eşinin üzerine o istese de istemese de evlenmek için elbisesini atmaya heveslendi. Kadın bunu yapmadan evvel ailesine sığındı. Bu kadınlar geldiler ve Resûlullah’a durumlarından şikâyet ettiler. Akabinde de bu ayet nazil oldu.[97] Konuyla ilgili diğer bir ayet olan Nisâ 4/22[98] ayet-i kerimesi ise Hısn b. Kays hakkında nazil olmuştu. Bu kişinin isminin Kays b. Kays olduğu da söylenir.  O, ölen babasının hanımı Kebîşe bt. Ma’n ile evlenmek istemişti. Bu ayetin aynı zamanda el-Esved b. Halef ve Safvan b. Ümeyye hakkında nazil olduğu da söylenir.

Hısn’ın evlenmek istediği kadın olan Kebîşe, Hz. Peygamber’e geldi ve “Benim kocam vefat etti. Oğlu bana evlenme hususunda mirasçı oldu. Ne bana yaklaştı ne de benim ihtiyaçlarımı karşıladı. Uzun zaman geçti.” dedi. Allah Resûlü ona evine gitmesini ve Allah’ın vereceği hükmü beklemesini söyledi. Bu kadın ayrıldıktan sonra aynı maksatla heyetler halinde başka kadınlar da geldiler. Onlar da makt nikâhından şikâyet ettiler. Bunlar arasında, kocalarından sonra kendilerine mirasçı olan oğullarının amcalarının oğullarıyla evlendirilen kadınlar dahi bulunmaktaydı. Akabinde de bu ayet-i kerîme nüzul etti. [99]

Cevad Ali, el-Mufassal isimli eserinde daha önce makt nikâhı yaparak evlenenlerin bu ayetlerin hükmünden sonra ayrıldıklarını söylese de bu bilgiye ondan başka bir yerde rastlamadık. Zira ayette de “Geçmişte olanlar hariç…”  ibaresi vardır ki buradan İslâm'ın onların ayrılmasını zorunlu tutmadığı anlaşılmaktadır. Bu ayetin hükmünden sonra yine makt nikâhı yapmaya yeltenenlerin cezası ile alakalı olarak onların idam edilecekleri ve malların da el konularak beytü'l male devredileceği söylenmiştir.[100]

 

1.5.6. Mut’a Nikâhı

Mut’a kelimesi Arapçada, avdan veya yemekten istifade edilen şey manasına geldiği gibi; haccın yanında umre yapmak manasına da gelir. Mut’a evliliği ise kişinin sürdürme gayesi olmadan bir süreliğine bir kadından istifade etmesi manasındadır.[101] Istılâhî olarak ise mut’a, evlenme engeli olmayan bir kadınla erkeğin, belirli bir süre için ve belirli bir mal karşılığında birlikte yaşamak üzere anlaşmaları anlamına gelir.[102]

Mehir konusundan da hatırlanacağı üzere nikâh kıyıldıktan sonra birleşme olmadan taraflar ayrılırsa, erkeğin kadının gönlünü hoş tutmak adına ona hediyeler vermesi tavsiye edilir ki bu da Kur’ân’da mut’a kelimesi ile ifade edilir. Yani “onu faydalandır, istifade ettir” manasında bu kelime kullanılır.[103]

İslâm'dan evvel Arap toplumunda mut’a nikâhında karşılıklı rızayı ifade eden icap ve kabul bulunurken, velilerin iznine ihtiyaç duyulmazdı. Kadın kendi klanında kalır, erkeğe de bir mızrakla bir çadır verilirdi. Erkek bu çadırda kaldığı müddetçe nikâh devam ederdi. Kadın bu işe son vermek istediğinde ise çadırın kapısını ters çevirirdi ki bu nikâhın son bulduğunu gösterirdi.

Mut’a nikâhında karşılıklı rızayı ifade eden icap ve kabul bulunurdu. İslâm'dan evvel yapıldığı gibi haram kılınana kadar İslâm’da da uygulanmıştı. Bu evliliklerde boşanma olmayıp belirlenen süre bittiğinde nikâh da bitmiş olmaktaydı.[104] Bu nikâh türünde sadak, kız isteme, söz, nişan ve mehir bulunmamaktaydı.

Tahmin edileceği üzere bu tür evliliklerde çocuk sahibi olma gayesi olmayıp geçici bir süreliğine nefsin tatmini düşüncesi bulunmaktaydı. Bu nikâh genellikle de göç, sefer veya savaşlar sebebiyle yabancı memleket ve diyarlarda, ailesinden uzak kişiler tarafından yapılırdı. Evlilik bağı devam ettiği müddetçe erkek o kabilenin hılfı/anlaşmalısı olurdu. Şayet bu evliliklerden bir çocuk dünyaya gelirse anneye nispet edilir ve falan kadının çocuğu diye çağrılır, veraset de söz konusu edilmezdi.[105]

İslâm'ın ilk dönemlerinde bu evlilik türü uygulanmıştı. Bununla alakalı rivayetlerden birinde Abdullah b.  Mes'ud (r.a.) şöyle der: "Allah Resûlü ile gazveye çıkmıştık. Beraberimizde ailelerimiz yoktu. "Husyelerimizi aldırmayalım mı?" diye sorduk. Bizi bundan men etti. Daha sonra da geçici istifade (Mut’a) hususunda bize izin verdi. Herhangi birimiz, bir elbise mukabilinde kadınla, bir müddet için nikâh yapıyorduk.”[106] diyerek İslâm’da bir dönem mut'aya izin verildiğini ifade etmiştir. Abdullah b. Abbas da Hz. Peygamber zamanında mut’a yapıldığını ifade etmektedir.[107]

İslâm geldikten sonra bir süre daha uygulandığı anlaşılan mut’a nikâhının nasıl, nerede ve kimin tarafından haram kılındığı noktasında farklı rivayet ve görüşler mevcuttur. Ali b. Ebî Tâlib bu konuda şöyle demiştir: “Rasûlullah kadınları geçici olarak kısa süre nikâhlamayı, ehlî eşek etlerinden yemeyi Hayber günü yasakladı.”[108] Konuyla ilgili diğer rivayet ise Seleme İbnu'l-Ekvâ’den gelmektedir: "Hz. Peygamber (sas) Evtas Gazvesi’nin olduğu sene mut'a’ya izin verdi, sonra da onu yasakladı."[109] demiştir.  Allah Resûlü’nün mut’a nikâhını Mekke’nin fethi günü yasakladığı da rivayet edilmektedir.[110]

Sebre b. Mabed el-Cühenî Resûl-i Ekrem izin verdikten sonra bir kadınla mut’a yapar ve onunla bir veya üç gün yaşar. Bu birliktelikten sonra Hz. Peygamber’in Kâbe ile Hacerü’l Esved arasında insanlara şöyle seslendiğini söyler: “Ey insanlar! Ben size kadınlarla mut’a yapmanız için izin vermiştim. Muhakkak Allah, onu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a ile tuttuğu kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiklerinizden de bir şey almayın.” [111]

 

1.5.7. Bir Kadınla Birden Çok Erkeğin Evliliği

İslâm'dan evvel Arap toplumunda uygulanan nikâhlardan bir tanesi de “fraternal poliandri” bir diğer adıyla "müşterek nikâh"tır. Bu nikâh birçok kardeşin tek kadını eş olarak kabul etmesi anlamındadır.[112] Sosyologlar bu evliliklerin sebebi olarak kızların daha küçükken gömülmesini ve sayılarının azlığını gösterirler. Bu, Araplardan başka milletler arasında da uygulanmıştır.[113]

 Buradaki ortaklık maldaki ortaklığa benzetilirdi. Kardeşlerden bir tanesi kadına temas etmek istediğinde kapıya asasını asardı. Bunu gören diğer erkekler oraya yaklaşmazdı. Geceleri ise kadın büyük erkek kardeşin payına düşerdi. Böyle bir evlilikte kadın hamile kalırsa, erkekleri çağırır ve çocuğu onlardan istediğine isnad ederdi. Müşterek nikahın yapıldığı ailelerde erkekler anneleri ile de cinsel ilişkiye girerlerdi. Aile dışından biri bunu yaptığında ise zina kabul edilirdi.[114] Yemen’de bu tür evliliklerin ailenin servetinin parçalanmasına mâni olmak için yapıldığı söylenmektedir.[115]

 

Sonuç

İslâm’dan önce Arap ailesi örf, adet ve geleneklerin şekillendirdiği bir yapıdaydı. Kız çocuğunu hakir gören, cehâletin tesiriyle ona –bir kısmı itibariyle- yaşam hakkı dahi tanımayan bir anlayışa sahip toplumda yetişen kadınlar, evlenip eş olduklarında da sıkıntı çekmeye, eziyet görmeye devam ediyorlardı. İslâm dininin gelişiyle beraber aile kurumu ve hayatı kuralsızlık, başıboşluk ve hurafelerden temizlenmiş; İslâm toplumunun ve Müslüman ailesinin temelleri bu şekilde atılmıştır. Ailede yetkileri sınırsız olan erkeğin görev ve sorumlukları belirlenmiş, yetkileri kayıt altına alınmıştır.

 

Kaynakça

Aflazurrahman. Siret Ansiklopedisi. 2. Basım. İstanbul: İnkılab Yay. ts.

Ağırman, Mustafa. “Hz. Peygamber’in ailesine genel bir bakış”, Aile Sempozyumu. Ankara: Medeniyet Vakfı, Sistem Ofset, 2015.

Ahmed b. Hanbel Ebû Abdullah Ahmed b. Muhammed eş-Şeybânî. Müsnedü Ahmed b. Hanbel. İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.

Aişe Abdurrahman bt. Şatı. Rasulullah (sav) Efendimizin Kızları ve Torunları. çev. İsmail Kaya. 3. Basım. Konya: Uysal Kitabevi, 1991.

Âişe Abdurrahman bt. Şatı. Resûlullah (sav)’in Hanımları (Annelerimiz). Ter. İsmail Kaya. Konya: Uysal Kitabevi, 1987.

Aktan, Hamza. "Evlat Edinme”. İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, 1. Basım, İstanbul: 1997.

Altıntaş, Ramazan. Bütün Yönleriyle Câhiliyye. Konya: Ribat Yayınları, ts.

Apaydın, Yunus. “İslâm Hukukunda Aile”. Günümüzde Aile. ed. Ömer Çaha. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2007.

Ateş, Ali Osman. "Asr-ı Saadet'te Dinler ve Gelenekler", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm. ed. Vecdi Akyüz. İstanbul: Ensar Yayınları, 2007.

Aydın, M. Akif. İslâm-Osmanlı Aile Hukuku. İstanbul: MÜİFV, 1985.

Aydın, Mehmet Akif. "Aile". DİA.  1989: II/196-200.

Aydın, Mehmet Akif. “Mehir”, DİA. XXVIII/389-391.

Aydın, Mustafa. İlk Dönem İslâm Toplumunun Şekillenişi. Pınar Yayınları, 1991.

Aydın, Mustafa. Kurumlar Sosyolojisi: Kurumlara Başlangıç Çerçevesinde Bir Çalışma. ed. Yasin Aktay. Ankara: Vadi Yayınları, 1997.

Ayverdi, İlhan. Büyük Misalli Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Yayınları, 4. Basım, 2011.

Belazûrî, Ahmed b. Yahya b. Cabir b. Davud. Ensâbü'l Eşrâf. thk. Süheyl Zekkar. Beyrut-Riyad: Dâru'l Fikir, 1997.

Beşer, Faruk. "İslâm Ailesinin Belirleyici Özellikleri". Aile Sempozyumu. Medeniyet Vakfı, 2015.

Birekul, Mehmet-Yılmaz Mehmet. Peygamber Günlerinde Sosyal Hayat ve Aile. Konya: Yediveren Yayınları, 2001.

Buhârî, Ebû Abdullah Muhammmed b. İsmail el-Buhârî. Sahîh. İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.

Cemâlü'd Din Ebü'l Ferec Abdurrahman b. Ali b. Muhammed el-Cevzî. el-Muntazam fî Târîhi'l Ümemi ve'l Mülûk. thk. Muhammed Abdulkadir Atâ. Beyrut: Dâru'l-Kütübi’l-İlmiyye, 1992.

Cevâd Ali. el-Mufassal fî Tarihi'l Arab Kable'l İslâm. I-X. Bağdat Üniversitesi. 1413/1992.

Cin, Halil. İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme. Konya: S.Ü.Yayınları, 2. Basım, 1988.

Çağrıcı, Mustafa. “Asr-ı Saadet'te Oluşan İslâm Ahlâkı”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm. Ensar Yayınları, 2. Basım, 2007, 21-85.

Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b. Fadl b. Behrâm ed-Dârimî. Sünenü’d-Dârimî. İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.

Demirayak, Kenan Savran, Ahmet. Arap Edebiyatı Tarihi (Câhiliye Dönemi). Erzurum: 1995.

Dönmezer, Sulhi. Toplumbilim. İstanbul: Beta Yayınları, 11. Basım, 1994.

Ebû Cafer Muhammed İbn Habib. Kitâbü'l Muhabber. thk. İlze lihtein. y.y.: Dâru'l-Âfâk el-Cedîde, ts.

Ebû Muhammed Abdulah b. Müslim İbn Kuteybe. el-Meârif. thk. Servet Ukkaşe. Kahire: Dâru'l-Meârif, 4. Basım, ts.

Ebu’l Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed el-Maruf bi'r-Râgıb el-İsfehânî. el-Müfredât fi Garibi'l Kurân. thk. Safvan Adnan ed-Davudî. Dimeşk-Beyrut: Dâru’l-Kalem, 1412/1991.

Ebu'l Ferec Ali b. el-Hüseyin el- İsfehânî. Kitebu'l Eğânî. thk. Dr. İhsan Abbas. Beyrut: Dâru's Sadr, 3. Basım, 2008.

Ebu'l Hasan Ali b. Ahmed el-Vahidi en-Nisaburi. Esbâbü'n Nüzûl en-Nasih ve'l-Mensuh. Beyrut: Âlemü'l-Kütüb, ts.

Ebu Abdullah el-Hâkim Muhammed b. Abdullah en-Nîsabûrî. el Müstedrek ‘ale es Sahihayn. thk. Mustafa Abdulkadir Atâ. Beyrut: Dâru’l-Kitab, 1990.

Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer b. Vakıd el-Eslemi Vakidi (ö. 207/823). el-Meğazi. thk. Marsden Jones. y.y.: Dâru'l-Kütüb, 3. Basım, 1984.

Ebu Amr Yusuf b. Abdullah b. Muhammed b. Abdilber b. Asım en Nemri el-Kurtubi. el-İstîâb fi Marifeti'l Ashab. thk. Ali Muhammed el-Becâvî. Beyrut: Dâru'l-Cil, 1992.

Ebû Dâvûd Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî. Sünen. İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.

Ebû Îsâ Muhammed b. Îsa b. Sevre et-Tirmizî. Câmiü’t-Tirmizî. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1980.

Ebû Muhammed Cemaleddin Abdülmelik İbn Hişam. es-Sîretü'n-Nebevîyye. thk. Ömer Abdüsselam Tedmiri. Trablus-Şam: Dâru’l-Kitabi’l-Arabi, 1990.

Ebû Osman Saîd b. Mansur b. Şu'be El-Horasani. Sünenu Saîd b. Mansur.  thk. Habîburrahman A'zami. Beyrut: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1985.

Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî, Şerhu’n-Nevevî alâ Sahîhi Müslim. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1392.

Ebu’l Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Hacer el Askalânî. el-İsâbe fi Temyizi’s-Sahâbe. thk. Adil Ahmed Abdülmevcud - Ali Muhammed Muavvid. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, h. 1415.

Ebu’l Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Hacer el Askalânî. Sahâbe-i Kiram Ansiklopedisi. çev. Naim Erdoğan.  İstanbul: İz Yayıncılık, 2010.

Ebu'l Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesir el-Kureşî. el-Bidâye ve'n Nihâye. thk. Ali Şîrî. y.y.: Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, ts.

Ebu'l Hasan Mukâtil b. Süleyman b. Beşir el-Ezdi el-Belhi. Tefsirü Mukatil b. Süleyman. thk. Abdullah Mahmud Şehate. Beyrut: Dâru İhyai't-Türas, 1423.

Ebü’l-Hüseyin Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî. Sahîh. thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî. İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.

Ebu'l Abbas Muhammed b. Yezid el-Müberred. el-Kâmil.  thk. Muhammed Ahmed ez-Zâlî. Beyrut: Müessesetü'r-Risâle, 3. Basım, 1997.

Erten, Hayri. “Aile Din Münasebeti (Osmanlı Ailesinden Kesitler)”. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1/1 (Mart: 2004).

es-Seyyid Mahmud Şükri Alûsî el-Bağdadî.  Bülûğu'l Ereb fi Ma’rifeti Ahvali'l Arab. thk. Mahmut Behcet Eleseriy. Beyrut, Dâru'l-Kütübü'l-İlmiyye, ts.

Gençtan, Engin. Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar. Ankara: 1982.

Geoeje, M. J.  De. "Arabistan", İ.A. I. 483-483.

Giddens, Antonhy. Sosyoloji. Ankara: Ayraç Yayınları, 2000.

Gökçe, Birsen. "Evlilik Kurumu ve Aile Yapısı ile İlişkileri". Türk Aile Ansiklopedisi. Ankara: 1991.

Gökçe, Birsen. “Evlilik Kurumuna Sosyolojik Bir Yaklaşım”, Aile Yazıları-4. Ankara: Tcbaak, 1990.

Günaltay, M. Şemsettin. “İslâm’dan Önce Araplar Arasında Kadının Durumu, Aile ve Türlü Nikâh İşleri”. Belleten (60/15) Ankara: 691-708.

Günaltay, M. Şemsettin. İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri. Sad. Mehmet Mahfuz Söylemez - Mustafa Hizmetli. Ankara: Ankara Okulu, 2013.

Güvenç, Bozkurt. İnsan ve Kültür. İstanbu: Remzi Yayınevi, 1994.

Heyet. Türkçe Sözlük, Ankara: TDK, 2011.

İbn Abdirabbih Ahmed b. Muhammed el-Endelusi (ö. 328/939). İ’kdu’l Ferid.  thk. Dr. Müfid Muhammed Kamiha. Beyrut: Dâru'l Kütübü'l İlmiyye, 1404/1983.

İbn Cerir et- Taberî. Camiül Beyan fî Te’vili'l Kur’ân. thk. Ahmed Muhammed Şakir. y.y.: Müessesetü'r Risâle, ts.

İbn Cerir et- Taberî. Tarihi'r-Rüsul ve'l-Mülûk. thk. Muhammed Ebu’l Fadl İbrahim. Mısır: Dârul Marife, 2. Basım, ts.

İbn İshâk. es-Sîretü’n-Nebeviyye. thk. Ahmed Ferid el-Mezidi.  Beyrut: Dar el-Kütüb el-İlmiyye, 2004.

İbni Hişam. Siyer.  çev. Hasan Ege. İstanbul: Kahraman Yayınları, 1985.

Karaman, Hayrettin. Mukayeseli İslâm Hukuku. 7. Basım.  İstanbul: İz Yayıncılık, 2001.

Kaşıkçı, Osman. “Mut’a Nikâhı”, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, Sayı 3: (2007 Bahar).

Kazıcı, Ziya. Hz. Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri. İstanbul: Çamlıca Yayınları, 6. Basım, 2012.

Mâlik b. Enes. el-Muvattâ. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1981.

Merrly, Wyn Davies. İslâmi Antropolojinin Oluşturulması: Kendimizi ve Başkalarını Tanımak. çev. Tayfun Doğukargın. İstanbul: Endülüs Yayınları, 1991.

Muhammed b. Sa'd b. Meni' Zühri İbn Sa’d (ö. 230/845). Kitâbü't-Tabakati'l-Kebir. thk. Dr. Ali Muhammed Ömer,. Kahire: Mektebe Hancı, 2001/1421. 

Muhammed Halef. Nizamül Üsra ve'l Müctema’ fi'l İslâm. Amman: Dârul Fikir, 1436/2015.

Muhammed Hüseyin Ebu Yahya. Nizamü'l Üsra fi'l İslâm. Amman: ts.

Nesâî. es-Sünenü’l-müctebâ. İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.

Nirun, Nihat. Sistematik Sosyoloji Yönünden Aile ve Kültür. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 1994.

Rağıb İsfehani. Müfredatü Elfazıl Kur’ân. 6. Baskı. Beyrut: Dâru’l Ma’rife, 2010. 

Sağlam, Bekir. “Ailede Huzurun Esasları”. Aile Sempozyumu. Medeniyet Vakfı. Ankara: Sistem Ofset, 2015.

Savaş, Rıza. “Asr-ı Saadet'te Kadın ve Aile Hayatı”. Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm. 3/89. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2. Basım, 2007.

Savaş, Saim. “Fetva ve Şeriye Sicillerine Göre Ailenin Teşekkülü ve Dağılması”, Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi. Ankara: AAKBY, 1999.

Sezai, İhsan. Aile Nedir?. Ankara: Başbakanlık Yayınevi, 1996.

Süleyman b. Ahmed b. Eyyub b. Matir el-Lahmî Ebü'l Kâsım et-Taberânî. el-Mu’cemü’l Kebir. thk. Hamdi b. Abdülmecid es-Selefî. Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, 2. Basım, ts.

Şemsu'd Din Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymaz ez-Zehebî. Târîhü'l İslâm ve Vefeyâtü'l Meşâhîri ve'l A'lâm. thk. Ömer Abdüsselam et-Tedmûrî. Beyrut: Dâru'l-Kitabi'l-Arabiyye, 1993.

Şihabu'd-Din Ahmed b. Abdulvehhab Nüveyrî (ö. 733/1332), Nihâye-tü'l 'Ireb.  thk, Müfid Kumeyha - Hasan Nuruddin. Beyrut: Dâru’l-Kütübü'l-İlmiyye, 2004.

Taşğın, Ahmet. “Kur’ân'da Aileyi Oluşturan Kelime Kadrosu Ailenin Arka Planı”, Aile Sempozyumu. Ankara: Medeniyet Vakfı Yayınları, 2015.

Uğur, Mücteba. “Asr-ı Saadet'te Sosyal Hayat”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, ed.Vecdi Akyüz. İstanbul: Ensar Yayınları, 1. Basım, 2007.

Uğur, Mücteba. Hicri Birinci Asırda İslâm Toplumu. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1980.

Wensinck, Arent Jean. el-Mu'cemü'l-Müfehres li-Elfazi'l-Hadisi'n-Nebevi. Ebede-Hayye = Concordance Et İndices De La Tradition Musulmane.  Lieden: Berill, 1936.

[1] Sulhi Dönmezer, Toplumbilim, (İstanbul: Beta Yayınları, 1994), 196.

[2] Mehmet Akif Aydın, "Aile", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 1989) 2/196-200.

[3] Aflazurrahman, Siret Ansiklopedisi, (İstanbul: İnkılab Yay.), 2/28.

[4] Mücteba Uğur, Hicri Birinci Asırda İslâm Toplumu, 147.

[5] Mu’cemü’l Vasît, (Mısır: Şurûku’t Devliyye Matbaası, 2004), 951.

[6] Mu’cemü’l Vasît, 901.

[7] Mu’cemü’l Vasît, 405.

[8] Merrly Wyn Davies, İslami Antropolojinin Oluşturulması: Kendimizi ve Başkalarını Tanımak, çev. Tayfun Doğukargın (İstanbul: Endülüs Yayınları, 1991), 116-117. Bk. Ahmet Taşğın, “Kur’an’da Aileyi Oluşturan Kelime Kadrosu Ailenin Arka Planı”, Aile Sempozyumu (Ankara: Medeniyet Vakfı Yayınları, 2015), 65.

[9] Jean Arent Wensinck, el-Mu'cemü'l-Müfehres li-Elfazi'l-Hadisi'n-Nebevi: Ebede-Hayye = Concordance Et İndices De La Tradition Musulmane, (Lieden: 1936), 6: 550. Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir. Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. Kimin maddî imkânı varsa, hemen evlensin. Kim maddî imkân bulamazsa, nafile oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için şehveti kırıcıdır.” (Tirmizi, “Nikâh”, 3). Bu hadis-i şerifte olduğu gibi birçok hadislerinde Hz. Peygamber nikah kelimesini evlenme anlamında kullanmıştır. Benzer hadisler için bkz. Buhârî, “Nikâh”, 15; Müslim, “Radâ”, 53.

[10] Hüseyin Peker, “Evlilik," Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 490.

[11] Hayri Erten, “Aile Din Münasebeti (Osmanlı Ailesinden Kesitler)”, Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1/1 (Mart: 2004), 70.

[12] Birsen Gökçe, “Evlilik Kurumuna Sosyolojik Bir Yaklaşım” Aile Yazıları-4, (Ankara: Tcbaak, 1990), 382.

[13] Uğur, “Asr-ı Saadet'te Sosyal Hayat”, 147.

[14] es-Seyyid Mahmud Şükri Alûsî el-Bağdadî, Bülûğu'l Ereb fi Ma’rifeti Ahvali'l Arab, thk. Mahmut Behcet Eleseriy (Beyrut: Dâru'l Kütübü'l İlmiyye, ts.), 2/ 6.

[15] Cevâd Ali, el-Mufassal fî Tarihi'l Arab Kable'l İslâm (Bağdat: Bağdat Üniversitesi. 1413/1992), 4/562.

[16] Muhammed b. Sa'd b. Meni' Zühri İbn Sa’d, Kitâbü't-Tabakati'l-Kebir, thk. Dr. Ali Muhammed Ömer (Kahire: Mektebe Hancı, 2001/1421), 3: 366; Ebu’l Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Hacer el Askalânî, Sahâbe-i Kiram Ansiklopedisi, çev. Naim Erdoğan (İstanbul: İz Yayınları, 2010), 3/400.

[17] Bir tasavvuf terimi olan tebettül, "kesmek, kesip ayırmak" manasına gelir. Bir kişinin her şeyi terk edip Allah'a yönelmesi, dünyadan ve dünyevi meşgalelerden ilgisini kesip kendini ibadete vermesi" manasına gelir. Bkz. İlhan Ayverdi, Büyük Misalli Türkçe Sözlük (İstanbul: Kubbealtı Yayınları, 2011), 3106.

[18] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4/633.

[19] İbn Sa’d, Tabakât, 3/367.

[20] Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b. Fadl b. Behrâm ed Dârimî, Sünenü’d-Dârimî (İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.), “Nikâh”, 3.

[21] İbn Sa'd, Tabakât, 1/320.

[22] Ebû Îsâ Muhammed b. Îsa b. Sevre et-Tirmizî, Câmiü’t-Tirmizî (İstanbul, Çağrı Yayınları, t.y), “Nikâh”, 15 (6, 69), “Nikâh”, 1; Nesâî, es-Sünenü’l-müctebâ (İstanbul: Çağrı Yayınları, ts.), “Işratü'n Nisâ”, 1.

[23]  Cevâd Ali. el-Mufassal, 4: 643.

[24] M. Şemsettin Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, sad. Mehmet Mahfuz Söylemez - Mustafa Hizmetli (Ankara: Ankara Okulu, 2013), 124.

[25] Taberî kız istemede Hz. Hatice'nin babası Huveylid'in hazır bulunduğunu söyler. Bk. İbn Cerir et- Taberî, Tarihi'r-Rüsul ve'l-Mülûk, thk. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, (Mısır: Dâru’l-Marife, ts.), 2/282.

[26] Ebû Muhammed Cemaleddin Abdülmelik İbn Hişam, es-Sîretü'n-Nebevîyye, thk. Ömer Abdüsselam Tedmiri, (Trablus-Şam: Dâru’l-Kitabi’l-Arabi, 1990), 1/215; Taberî, Tarih, 2/282; Şihabu'd-Din Ahmed b. Abdulvehhab Nüveyrî, Nihâye-tü'l 'Ereb, thk. Müfid Kumeyha - Hasan Nuruddin (Beyrut: Dâru’l-Kütübü'l-İlmiyye, 2004), 16/70; Ebu'l Abbas Muhammed b. Yezid el-Müberred, el-Kâmil,  thk. Muhammed Ahmed ez-Zâlî (Beyrut: Müessestü'r-Risâle, 1997), 2/1362; Ebû Cafer Muhammed İbn Habib, Kitâbü'l Muhabber, thk. İlze lihtein (y.y.: Dâru'l Âfâk el-Cedîde, ts.), 77; Âişe Abdurrahman bt. Şatı, Resûlullah (sav)’in Hanımları (Annelerimiz), çev. İsmail Kaya (Konya: Uysal Kitabevi, 1987), 36.

[27] İbn Sa'd’da geçen rivayette Hz. Ebû Bekir bu işe çok sevinmişti. Fakat daha önce Mutim b. Adiy'e söz verdiği için hemen evet diyemedi. “Bana sözü bozmam için müsaade edin” dedi. İbn Sa’d, Tabakât, 10/58-59; İbnü’l Cevzî, Muntazam, 3/17; Şemsu'd Din Ebu Abdullah Muhamed b. Ahmed b. Osman b. Kaymaz ez-Zehebî, Târîhü'l İslâm ve Vefeyâtü'l Meşâhîri ve'l A'lâm, thk. Ömer Abdüsselam et-Tedmûrî (Beyrut: Dâru'l-Kitabi'l-Arabiyye 1993), 6/234.

[28] İbn Cerir et-Taberî, Tarihi'r-Rüsul ve'l-Mülûk, 2: 412; Ebu Abdullah el-Hâkim en-Nîsabûrî, el-Müstedrek ‘ale’s-sahihayn, thk. Mustafa Abdulkadir Atâ (Beyrut: Dâru’l-Kitâb, 1990), 2/181 (2704).

[29] Taberî, Tarih, 2/412. Bk. Ziya Kazıcı, Hz. Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri (İstanbul: Çamlıca Yayınları, 2012), 138.

[30] Misalli Sözlük, 1844.

[31] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4/639.

[32] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4/543.

[33] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4/369.

[34] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4/640.

[35] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4/564.

[36] Muhammed Halef, Nizamül Üsra, 108.

[37] Bekir Sağlam, “Ailede Huzurun Esasları”, Aile Sempozyumu (Ankara: Medeniyet Vakfı, 2015), 153.

[38] İbn Mâce, “Nikâh”, 46.

[39] Süleyman b. Ahmed b. Eyyub b. Matir el-Lahmî Ebü'l Kâsım et-Taberânî, el-Mu’cemü’l Kebir, thk. Hamdi b. Abdülmecid es-Selefî (Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, ts.), 3/359.

[40] Ebü'l-Fida İsmail b. Muhammed Acluni, Keşfü'l-hafa ve Müzilü'l-ilbas amma İştehere mine'l-Ehâdîs (ala Elsineti’n-Nas), thk. Ahmed Kalaş, (y.y.: Mektebetü't-Türasi'l-İslâmî), 1/301.

[41] Muhammed Hüseyin Ebu Yahya, Nizamü'l Üsra fi'l İslâm (Amman: ts.), 106.

[42] Muhammed Halef, Nizamü'l Üsra, 108.

[43] Karaman, İslam Hukuku, 1/304; Muhammed Halef, Nizamü'l Üsra, 59.

[44] Müslim, “Nikâh”, 66 (1421); Muvatta, “Nikâh”, 4 (2, 524); Tirmizi, “Nikâh”, 12 (1108); Ebû Dâvûd,   “Nikâh”, 26.

[45] Nesâi, “Nikâh”, 31-32.

[46] Buhârî, “Nikâh”, 42, “İkrâh”, 3; Nesâi, “Nikâh”, 35.  Bk. Karaman, İslâm Hukuku, 1/303-304

[47] Muvatta, “Nikâh”, 2; Buhârî, “Hiyel”, 11; Tirmizi, “Nikâh”, 18; Darimi, “Nikâh”, 13.

[48] İbn Habîb, Muhabber, 310.

[49] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5: 527.

[50] Cevâd Ali, el-Mufassal, 4: 636.

[51] Zehebî, Tarih, 3/298.

[52] İbn Sa’d, Tabakât, 10/223; Belazûrî, Ensâb, 5/13.

[53] Alûsî, Bülûğul Ereb, 2/330.

[54] Nesâi, “Nikâh”, 36, (6, 87); İbnu Mâce, “Nikâh”, 12 (1874).

[55] Buhârî, “Nikâh”, 42, “İkrâh”, 3.

[56] Taberî, Tefsir, 7/557; Cevâd Ali, el-Mufassal, 7/532.

[57] Cevâd Alî, el-Mufasal, 4/644, 5/529-531.                                   

[58] Cevâd Alî, el-Mufasal, 5/316.

[59] Cevâd Alî, el-Mufasal, 5/316; Cin, Evlenme, 124.

[60] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/529.

[61] İbn Sa’d, Tabakât, 5/141.

[62] İbn Sa’d, Tabakât, 5/141.

[63] Zehebî, Tarih, 10, 418.

[64]  Nisâ 4/34.

[65]  Karaman, İslam Hukûku, 1/340; Muhammed Halef, Nizamü'l Üsra, 119.

[66] Saim Savaş, Fetva ve Şeriye Sicillerine Göre Ailenin Teşekkülü ve Dağılması, Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, (Ankara: AAKBY, 1999), 140.

[67]  Bakara 2/229. Bk. Buhârî, “Nikâh”, 36-37.

[68] el-Mümtehine 60/11.

[69] İbn Habîb, Muhabber, 432-435.

[70] Buhârî, “Nikâh”, 36; Ebû Dâvûd, “Talâk”, 33 (3272); es-Seyyid Mahmud Şükri Alûsî el-Bağdadî,  Bülûğu'l Ereb fi Ma’rifeti Ahvali'l Arab, thk. Mahmut Behcet Eleseriy (Beyrut: Dâru'l-Kütübü'l-İlmiyye, ts.), 2/3. Hadiste zikredilen diğer üç tür nikâh çeşidine başlıklar altında zikredileceğinden anlatımın akışını bozmamak adına bu şekilde verilmesi uygun bulundu.

[71] Cevâd Alî, el-Mufassal, 5/533.

[72] Cevâd Alî, el-Mufassal, 4/635.

[73] Cevâd Alî, el-Mufassal, 5/538; Alûsî, Bülûğu'l Ereb, 2/5; Buhârî, “Nikâh”, 36; Ebû Dâvûd,  “Talâk”, 33 (3272); Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, 127.

[74] Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, 127.

[75] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/535.

[76] İsfehani, Eğâni, 21/5.

[77] Mu’cemü’l Vâsît, 486.

[78] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/538.

[79] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/533; Alûsî, Bülûğu'l Ereb, 2, 5.

[80] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/535.

[81] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 14,15; İbn Mâce, “Nikâh”, 16.

[82] Vâhidi, Esbâbü’n Nüzûl, 235.

[83] Buhârî, “Nikâh”, 36; Ebû Dâvûd, “Talâk”, 33 (3272); Alûsî, Bülûğu'l Ereb, 2/5; Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/538-540; Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, 127.

[84] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/533.

[85] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/534.

[86] Buhârî, “Tefsîr Ebû Dâvûd”, “Nikâh”, 4, “İkrâh”, 5; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 23; Cevâd Alî, el-Mufassal, 5/533-535; Taberî, Tefsir, 8/106; Alûsi, Bülûğu'l Ereb, 2/55; Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, 119; Ramazan Altıntaş, Bütün Yönleriyle Câhiliyye (Konya: Ribat Yayınları, ts.), 207-208; Ateş, "Asr-ı Saadet'te Dinler ve Gelenekler", 57.

[87] Nisâ 4/19.

[88] Buhârî, “Tefsir”, “Nisâ”, 6, “İkrah” 5; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 23.

[89] İsfehâni, Eğânî, 3/84; İbn Kuteybe, Me'ârif, 179.

[90] İbn Sa’d, Tabakât, 3/467.

[91] İsfehâni, Eğânî, 21/5.

[92] Belazûrî, Ensâb, 13/176.

[93] Belazûrî, Ensâb, 12/187.

[94] Alûsî, Bülûğu'l Ereb, 2/52.

[95] Nisâ 4/19.

[96] Taberî, Tefsir, 8/106; Vâhidî, Esbâbü'n Nüzûl, 107; Ali Osman Ateş, "Asr-ı Saadet'te Dinler ve Gelenekler", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, ed. Vecdi Akyüz (İstanbul: Ensar Yayınları, 2007), 2/57.

[97] Mukâtil, Tefsir, 1/364.

[98] “Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayasızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu ne kötü bir yoldur.”

[99] Vâhidi, Esbâbü’n Nüzûl, 137; Günaltay, Nizamü'l Üsra, 125-7.

[100] Cevâd Alî, el-Mufassal, 5/535.

[101] Mu’cemü’l Vasît, 852; Alûsî, Bülûğu'l Ereb, 2/5.

[102] Osman Kaşıkçı, “Mut’a Nikâhı”, Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, 3 (2007 Bahar), 43; Muhammed Hüseyin, Nizamü'l Üsra, 110.

[103] Ragıb el-Isfahani, Müfredat, 463.

[104] Muhammed Halef, Nizamü'l Üsra, 79.

[105] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5/535; Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, 125-7; Ateş, "Asr-ı Saadet'te Dinler ve Gelenekler", 2: 60.

[106] Buhârî, “Tefsir”, “Mâide”, 9, “Nikâh”, 6-8; Müslim, “Nikâh”, 38 (1404).

[107] Müslim, “Nikâh”, 27.

[108] İbn-i Hişâm, Siyer, 3/280; Vâkidî, Meğazi, 2/661; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 13; Nesâî, “Nikâh”, 71.

[109] Buhârî, “Nikâh”, 31; Müslim, “Nikâh”, 18, (1405).

[110] Vakidi, el-Meğâzi, 2/661.

[111] Müslim, “Nikâh”, 19-22-24; İbn Mâce, “Nikâh”, 44; Dârimi, “Nikâh”, 16.

[112] Murdock'un ilkel kabileler üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre 193 kabilede çok kadınlı evliliklere rastlanırken, ancak 3 kabilede poliandri tipi evliliğe rastlanmıştır. Bu rakamlar da bize tarih boyunca bu tip evliliklerin ne kadar nadir görüldüğünü gösterir. (Nihat Nirun, Sistematik Sosyoloji Yönünden Aile ve Kültür, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 1994), 22.)

[113] Cevâd Ali, el-Mufassal, 5: 541-542; Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, 127.

[114] Alusi, Bülûğu'l Ereb, 2: 52.

[115] Alusi, Bülûğu'l Ereb, 2: 52.