İslam Hukukunda Aile

Bu yazının amacı, fıkıh kitaplarında çok ayrıntılı olarak ciltlerce kitap hacminde anlatılan aile ile ilgili konuları, belirli bir sistematik ve bütüncül bir yaklaşım içinde, ilgili ayet ve hadisler dışında fazla kaynak göstermeksizin, güncel yorumlarla zenginleştirerek özet halinde sunmaktır. Bu amaca uygun olarak, fıkıh kaynaklarında aile konusunun ele alınışı, İslam hukukunda ailenin önemi, ailenin nikâh yoluyla kurulması, aileye nesep yoluyla katılım, evlatlık, nikâh öncesi görüşme, eş seçimi, evlilikte denklik, evlenme engelleri, nikâhın rükün ve şartları, sahîh nikâhın sonuçları, karı-kocanın birbirine karşı hak ve sorumlulukları, ailede eşlerin görevleri, ana-babanın çocuklarına karşı sorumlulukları, çocuğun ana-babasına karşı sorumlulukları, çok eşlilik ve adalet, çocuklar arasında adalet, eşler arasında cinsellik ve sınırları, ailede dini terbiye, eğitim ve ibadet, aile içi mahremiyet, aile fertleri arasında din farklılığı, aile üyeleri arasında mirasçılık, aile içi sorunlar ve çözüm yolları, evliliği sona erdiren durumlar, kadının iddeti, boşanan kadının nafaka ve mesken hakkı, ayrılık sonrası çocuğu velayet ve hadânesi gibi konular üzerinde durulmuştur.

İslam Hukukunda Aile

Hüseyin ESEN, Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Sayfa: 19-56

 

1. Fıkıh Kaynaklarında Aile Konusunun Ele Alınışı

Aile günümüzde genellikle “Akrabalık ilişkisiyle birbirlerine bağlanan fertlerin bir araya getirdiği topluluk” şeklinde tanımlanmaktadır.[1] Fıkıh kaynaklarında aileyi ifade eden özel bir kelime veya tanım bulunmamaktadır. Buna karşılık, nikâh ve nafaka gibi ele alınan konuya göre, kişinin aile içindeki konumunu gösteren sıfatların kullanıldığı görülmektedir: Zevc ve zevce (koca-karı), eb (baba), üm (anne), ibn (oğul), bint (kız), ah (erkek kardeş), uht (kız kardeş), ced (dede), nine (cedde), amme (hala), hâle (teyze), hâl (dayı), ammun (amca), ibn ammih (amcaoğlu) gibi.

Aileyle ilgili konular, fıkıh kitaplarında, nikâh, mehir, nafaka, kasm/kısmet, talâk, hul’, iddet, zıhâr, îlâ, nesep, lakît, hadâne, radâ’, vasiyet, miras/ferâiz ve benzeri başlıklar altında ele alınmıştır. Mufassal ve müstakil fıkıh kitaplarında bu konular, ciltler dolusu hacme sahiptir. Ayrıca mezkûr konular hatta alt başlıklarına tahsis edilmiş müstakil kitaplar da bulunmaktadır. Zira İslam aile hukuku konuları, yüzyıllar içinde ve farklı coğrafyalarda gelişmenin bir sonucu olarak, çok zengin bir muhtevaya ulaşmıştır.

Diğer taraftan bazı fıkıh kaynaklarında, âl, ıyâl, ehl, ehlü’l-beyt, etbâ’, evliyâ, aşîret, ekârib gibi kelimeler kullanıldığı da görülmektedir. Bu tabirler arasında, âlimlerin ihtilaflarına bağlı olarak, bazen eş anlamlı kullanım, bazen de kapsam bakımından farklılıklar olmakla birlikte, genel ortak noktanın, kişinin ev ahalisi ve diğer yakınları olduğu söylenebilir.[2] Mesela ehl ve ehlü’l-beyt tabirleri, bazen sadece kişinin hanımı/hanımları, bazen de çocuklar dâhil ev ahalisi için kullanılmaktadır.[3] Günümüz ansiklopedik fıkıh çalışmalarından el-Mevsûatü’l-fıkhiyye el-küveytiyye, ehl ve ehlü’l-beyt maddelerini, âl maddesine yönlendirmiştir.[4]

Günümüz modern Arapçasında, aile anlamında el-üsra kelimesinin kullanıldığı görülmektedir. Bu bağlamda aile hukukunu ele alan bazı eserlere “ahkâmu’l-üsra” gibi başlıklar konulmuştur.[5] Ancak gerek Kur’an-ı Kerim ve sünnet, gerekse fıkıh kaynaklarında “el-üsra” kelimesine rastlanmaz.[6] Yine günümüz batı hukukuyla karşılaştırmanın ve kanunlaştırma hareketinin etkisinin bir sonucu olarak, 18. Yüzyıldan itibaren İslam aile hukukunu ele alan bazı kitaplara “el-ahvâlü’ş-şahsiye” başlıklarının konulduğunu da vurgulamak gerekir.[7]

Şu halde fıkıh kaynaklarında ailenin tam bir tanımının yapıldığı söylenemez. Bunu yerine mevcut aile üyelerinin konumlarına göre sıfatı üzerinden (baba, koca, kız vb.) ilgili hükümleri açıklama yoluna gidildiği görülmektedir. Nitekim konuya göre de ailenin kapsamının değiştiği görülür. Mesela sadece karı-kocanın veya sadece anne ve çocuğunun varlığı ile bir aile oluşmakta, duruma göre diğer üyelerin varlığıyla kapsam genişlemektedir. Yine nikâh ve talak gibi konularda sadece karı-koca şeklinde iki taraf olmakla birlikte, nesep konusunda çocuklar konuya dâhil olmakta, nafaka ve miras gibi konularda ise nine-dede, kardeşler ve hatta yerine göre hala ve teyze gibi daha uzak akrabalarla ilgili hükümler bulunmaktadır.

 

2. İslam Hukukunda Ailenin Önemi

Yüce Allah, insanlığın atası, ilk insanı ve aynı zamanda ilk peygamberi (Âdem) yarattığında, aynı nefisten (öz) hanımını (Havva) da yarattığını ve akrabalık ilişkilerinin büyük bir nimet olduğunu vurgulamaktadır. Bütün insanlık, peygamber ailesi olan bu ilk karı-kocadan çoğalıp yayılmıştır.[8] Yani ilk insanlar aynı zamanda ilk aileyi oluşturmuşlardır. Buna göre aile, insanlık tarihi kadar köklü bir kurumdur. Böylece insanın, aile ortamında dünyaya gelmesinin ve hayatını tek başına değil ictimai olarak sürdürmesinin esas olduğu, kendisinin de zamanı geldiğinde aile kurarak neslini devam ettirmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Aile, toplumun en küçük birimidir. Üreme yoluyla çoğaldıkça soylar ve kabileler, daha sonra da devlet gibi teşkilatlanmış yapılar ortaya çıkmıştır.

İnsanın yaratılış amacı, yüce Allah’ı tanıyıp ona kulluk etmek (ibadet)[9] olduğuna göre, ailenin amacı ve vazifesi de yaratılış amacıyla uyumlu olmalıdır. Bu sebeple din ile aile, ilk zamandan beri birliktedir. Nitekim bütün ilahi dinler, aile hayatını düzenlemiştir. Ailenin kurulması ve korunmasında dini düzenlemeler önemlidir; dinin yaşanması ve korunmasında da aile önemlidir. Buna göre ailenin en önemli amacı ve faydasının, insanın yaratılış amacı olan kulluğunu gerçekleştirmesini sağlamak olduğu söylenebilir.

Kendisini son hak din olarak tanıtan İslam’a göre aile, kadın ve erkek arasında yapılan nikâh akdiyle kurulur. Aile kurmanın tek meşrû yolu nikâhtır. Nikâhsız birliktelikler haramdır, zinâdır. Nikâh yaparak evlenmek ve hatta evlenemeyenleri evlendirmek teşvik[10] edilmiş; buna karşılık zinâ ve zinâya götürebilecek sebepler[11] ve ayrıca uygunsuz birliktelikler[12] yasaklanmış, kötülenmiştir. Böylece insanın fıtri olan cinsellik ve çoğalma ihtiyacı, bir takım dini kurallara bağlanmıştır.[13] İnsan çiftleşmesi ve üremesinin kıyamete kadar bu normal şekliyle, yanlış yollara sapmadan, sürmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Nikâh, bir yönüyle ibadet; diğer bir yönüyle de insanlar arası dünyalık bir muameledir (akit/sözleşme). Özellikle Hanefî fıkıh kitaplarında[14] ve bazı hadis kitaplarında[15] nikâh konusunun genellikle, zekât ve hac gibi ibadetlerden sonra fakat alış-veriş ve kiralama gibi akitlerden önce olmak üzere ibadetler ile muameleler arasında bir yerde ele alındığı görülmektedir.

Nikâh ile kurulan aile, bir kadın ile bir erkek arasında kurulur. Böylece kadın ve erkek, birbirine eş olur. Arapçada tarafların cinsiyetini belirtmek üzere kocaya zevc, karıya ise zevce denir. Çocuk sahibi olduklarında, ana-baba anlamında ebeveyn veya valideyn tabirleri kullanılır. Hiçbir ilahi dinde ve son din İslam’da erkek erkeğe veya kadın kadına eşcinsel evliliğe izin verilmemiştir. Yaradılış itibariyle farklı olan kadın ve erkek, bir araya gelerek, her biri tek başına eksik ve karşı cinse muhtaç ve mahkûm iken, farklı özellikleri ve rolleriyle birbirini tamamlamakta, teskin etmekte, birbirinde ihtiyacını gidermekte, harama düşmekten korunmakta, birlikte bir bütün oluşturmakta, üremeyi sağlamakta, sevgi ve merhamet temelinde huzur bulmaktadır. İşte bu eş (zevc-zevce) olma durumu, yüce Allah’ın varlık ve birliğinin delillerindendir.[16] Bu sebeple kadınlar, erkekler için bir elbise, erkekler de kadınlar için bir elbise sayılmıştır.[17] Kadın ve erkek, birbirinin düşmanı, birbiriyle çatışan, rekabet eden taraflar değildir. Onları böyle göstermeye çalışmak, ikisine de zarar verir, huzurlu aile ve huzurlu toplum olmanın önünü keser. Eş olmak bakımından, taraflardan birinin diğerine üstünlüğü değil; doğuştan sahip olunan özelliklere göre erkek ile kadın arasında bir görev ve rol paylaşımı söz konusudur. İslam, karı-kocaya, fıtratlarına uygun farklı haklar ve sorumluluklar yüklemiştir. Allah katında en üstün olan ise, kadın veya erkek olmasına bakılmaksızın, en takvalı olandır.[18]

Hz. Peygamber bir defasında konuşması arasında şöyle demiştir: “Sizden birinin eşi ile birleşmesinde sadaka sevabı vardır.” Sahabe bu cümleyi duyduğunda şaşırdı ve sordu: ‘Ya Rasûlellah! Nasıl olur, bizden biri şehvetini giderir de ondan sevap kazanır?’ Bunun üzerine buyurdu ki: ‘Ne dersiniz, o işi bir haramda yapsaydı günaha girmiş olmayacak mıydı?’ ‘Evet, öyle olacaktı’ dediler. Buyurdu ki: ‘İşte bunun gibi, helali kullandığında da sevabı olur.[19] Bu hadis, tabii ihtiyaç olarak yapılan işlerin ve hatta dünyalık zevklerin bile, bir Müslüman tarafında kulluk şuuruyla yapıldığında sevap vesilesine dönüşeceğini bildirmektedir.

Cinsi istek (şehvet), insanın en zayıf noktalarından biridir. Bu ihtiyacı helalinden gidermenin tek meşrû yolu nikâhtır (evlilik). İslam, Müslümanları zinâdan korumaya çalışır. Müslüman erkekler ve kadınlar, namuslarını korumak, avret yerlerini örtmek ve başkasının avretine bakmaktan sakınmakla sorumlu tutulmuştur.[20] Nikâh, zinâdan koruyan bir kalkandır. Güzel ve mevki sahibi bir kadının zinâ davetine “Ben Allah’tan korkarım” diyerek ret cevabı veren yiğit erkek övülmüştür.[21]Bir genç, Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir ve ona şöyle der: “Ey Allah’ın Elçisi! zinâ etmeme izin ver!” Rasûlullah onu yanına çağırır ve aralarında şu konuşma geçer: “Böyle bir şeyin senin annenle yapılmasını ister miydin?” Genç, “Anam babam sana feda olsun, Ey Allah’ın Rasûlü, istemezdim” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Hiçbir insan da anasına böyle bir şey yapılmasını istemez! Kızı, kız kardeşi, hala ve teyzesi içinde de istemez”.[22] Bu hadiste Hz. Peygamber’in, akıl ve psikoloji ile söz konusu genci zinânın kötülüğü konusunda ikna etme yöntemini kullandığı görülmektedir.

Zinâ, bütün dinlerde ve kültürlerde kötü sayılan bir fiildir. Zinâ, aile yapısına terstir. Aile kurmaya engeldir, aileyi yıkmaya sebeptir. İslam’da evli olan veya olmayan şeklinde ayırım yapılmaksızın,[23] nikâhsız birliktelik zinâ[24] sayılırken; maalesef bazı günümüz batı toplumlarında sadece evlinin eşine sadakatsizliğine zinâ denilmekte, zinâ bir suç olarak görülmemekte, sadece eşin talebi halinde boşanma gerekçesi yapılmakta; evli olmayanların nikâhsız ilişkisine ise karşı çıkılmamakta hatta özgürlük ve fıtri ihtiyaçlar çerçevesinde teşvik dahi edilebilmektedir. Zinâ yoluyla da insanlığın neslini devam ettirmesi mümkündür. Ancak zinâ, toplumda kavga ve kan dökülmesi, zulüm, neseplerin bozulup karışması gibi maddi ve manevi birçok zarara ve helake sebep olur. Nikâhın getirdiği düzen ve huzurun aksine zinânın, ferdî ve içtimaî, dünyevî ve uhrevî çok büyük zararları vardır.[25]

Nikâh akdi, Kur’an-ı Kerim’de eşler arasında yapılmış ağır bir anlaşma (mîsâkan ğalîza);[26] evlilik, cinsellik, boşanma ve miras gibi konularda Allah’ın belirlediği kurallara uymak da Allah’ın sınırları (hudûdullah)[27] olarak ifade edilmiştir. Hz. Peygamber ve eşleri, ashabı ve sonraki sâlih mümin erkek ve kadınlar, aile hayatına dair güzel örnekler sunmuşlardır.

 

3. Ailenin Nikâh Yoluyla Kurulması ve Nikâhın Hükmü

Nikâh (evlilik), İslam dininde teşvik edilmiştir. Bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ey gençler topluluğu! Sizden kim evlenmeye güç yetirirse hemen evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan daha çok uzaklaştırıcı ve namusu daha çok koruyucudur”.[28] Başka bir hadiste “Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim[29] buyurarak, hem nikâhı teşvik etmiş, hem de evlenmekten kaçınanları ağır bir şekilde uyarmıştır. Bu hadis, şu olay üzerine söylenmiştir: “Enes b. Mâlik’in (r.a.) anlattığına göre: Hz. Peygamber’in evine, onun ibadetini sormak üzere, üç kişilik bir heyet geldi. Rasûlullah’ın (s.a.v) gizli ibadeti kendilerine haber verilince onu az buldular ve ‘Biz neredeyiz, Nebî (s.a.s.) nerede? Onun geçmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel bütün günahları bağışlanmıştır’ dediler. İçlerinden biri: ‘Ben geceleri daima namaz kılacağım’ dedi. Diğeri: ‘Ben de yıl boyunca devamlı oruç tutacağım’ dedi. Bir diğeri ise: ‘Ben de kadınlardan uzaklaşıp, asla evlenmeyeceğim’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) gelerek şöyle buyurdu: “Şöyle şöyle söyleyenler sizler misiniz? Allah’a yemin olsun ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve ondan en çok sakınanızım. Fakat ben bazen (nafile) oruç tutarım, bazen tutmam. Bazen (nafile) namaz kılar, bazen uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” Bu hadis, evlenmeyerek bir tür ruhbanlıkla[30] Allah’a daha yakın olunacağı fikrini şiddetle reddetmektedir. Hz. Peygamber’in hayatında güzel örneklik (üsvetün hasenetün) olduğuna göre, evlenmeyerek ondan başkasını örnek almaya ve evlenmemek için ilim tahsili, cihad ve benzeri sözde daha önemli bahaneler bulmaya çalışmak yanlış bir yoldur. Kişinin evlenememesinde, âlimler tarafından geçerli sayılan bir mazeretinin olduğu durumlar, istisnalardır. Ayrıca hiç kimse, evlenememe gerekçesini açıklamaya zorlanamaz.

Yüce Allah, şöyle buyurur: “İçinizden evli olmayanları; köle ve cariyelerinizden de elverişli (sâlih) olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.[31] Yine bir hadiste belirtildiğine göre, Allah’ın mutlaka kendisine yardım edeceği ifade edilen üç kişiden biri, iffetli olmayı isteyerek evlenen kimsedir.[32] Bu tür ayet ve hadisler, bir taraftan topluma, kendiliğinden evlenemeyenleri aracılık yaparak ve yardım ederek evlendirme sorumluluğu yüklemekte; diğer taraftan da fakirliğin evlilik önünde bir engel olarak görülmemesini istemektedir. Bu tür nasları anlamada, nikâh yapmanın masrafsız bir işlem olması, nikâhın eşleri haramlardan koruyan ve huzur veren özelliği, sade bir yaşam tarzının imkânı, tevekkül ve çocuk yapmanın eşlerin kontrolünde olması hususlarıyla birlikte değerlendirilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde, Allah her evleneni mutlaka zengin edecektir düşüncesiyle evlenmek, gereksiz masraf etmek ve kontrolsüz çocuk yapmak doğru görülemez. İslam toplumlarında, diğer toplumlardan bariz bir farkla, varlıklı Müslümanların gerek ferdi olarak gerekse vakıflar aracılığıyla evlenemeyenleri evlendirmek için gayret ettikleri görülmektedir.

Fıkıh kitaplarında, özellikle Hanefî kaynaklarda, kişinin zinâya düşme tehlikesi, evliliğin gereklerini yerine getirme imkânı ve eşine zarar verme ihtimali gibi durumlara göre, evlenmenin hükmüne dair kabaca aşağıdaki açıklamaların yapıldığı görülmektedir:

 Farz Nikâh: Evlenmediği takdirde zinâya düşeceği kesin olan kimsenin evlenmesi farzdır. Çünkü nikâh ile zinâdan korunacağı kesindir. Haramdan koruyacağı kesin olan şeyi yapmak farz olur. Bu hüküm, mehir ve nafakaya gücü yeten ve eşine zulmetmeyecek olan kişi içindir.

Vacip Nikâh: Evlenmezse zinâya düşme tehlikesi bulunan kimsenin evlenmesi vaciptir. Harama düşme tehlikesi, duruma göre farklılık gösterir. Bu hüküm de mehir ve nafakaya gücü yeten ve eşine zulmetmeyecek olan kişi içindir.[33]

Sünnet Nikâh: Normal halde bulunan kişilerin evlenmesi müekked sünnettir. Fıtri ihtiyacı Hz. Peygamber’in örneklik ve tavsiyesiyle karşılayarak, kendini ve eşini haramdan koruma ve Müslüman nesil yetiştirme düşüncesiyle evlenmek sevaptır.

Mubah Nikâh: Evliliğin gereklerini yerine getirememe ve eşine eziyet verme konusunda biraz endişesi olanın evlenmesi mubahtır. Sünneti yerine getirmek değil de, sadece fıtri ihtiyacını gidermek için evlenmek de mubah sayılmıştır.

Mekruh Nikâh: Eşine zulüm ve haksızlık yapma ihtimali/korkusu bulunan kimsenin evlenmesi mekruhtur. Haksızlığın durumuna göre buradaki kerahet tenzîhî veya tahrîmî olabilir.

Haram Nikâh: Evlenince, eşine zulüm yapacağı ve zarar vereceği kesin olan kimsenin evlenmesi haramdır. Zulüm ve zarar, haram olup, nikâhtan beklenen faydaların sağlanmasına engeldir. Aids vb. öldürücü ve bulaşıcı hastalıkları olanların; eşinin bir organını etkisiz hale getirecek, ağır yaralayacak veya öldürecek şekilde geçimsiz olanların evlenmesi böyledir.[34]

Mâlikîler, zinâya düşme korkusu olmamakla birlikte, ilişkiye gücü yetmeyen (iktidarsız), nafakayı karşılayamayacak durumda olan ve bütün kazancı haramdan olan erkeğin evlenmesini de, kadına zarar vereceği gerekçesiyle haram saymışlardır. Şâfiîler de, evliliğe ihtiyacı olmayan sefihin (malını tedbirsiz harcayan) nikâhını; evlenmeye ihtiyaç duymayan ve eşinin cinsel ihtiyacını karşılayamayacak durumda olan kadının nikâhını haram saymışlardır.[35]

 

4. Aileye Nesep Yoluyla Katılım

Yüce Allah, bütün insanları bir erkek ve dişiden yarattığını ve insan neslini o ikisinden türettiğini açıklamaktadır.[36] Buna göre başlangıçtan beri insan, sahîh bir nesebe sahiptir. Nesep akrabalığı, genellikle zî rahim/erhâm kelimeleriyle bazen de zî’l-kurbâ/akrabûn kelimeleriyle ifade edilir ki ana rahminden dolayı oluşan, yani Yüce Allah’ın, insanın tercihinde olmayan bir kader olarak doğuştan insanlar arasında kurduğu akrabalık demektir. Evlilikte ise, nesebin aksine, eşlerin kendi iradeleriyle birbirini tercih etmesi söz konusudur. Nesep (soybağı) insan için büyük bir nimettir.[37] Aile içinde doğan çocuk, normal şartlarda, başta ana-babası olmak üzere, kardeşleri ve diğer akrabalarından oluşan bir akraba topluluğu içinde dünyaya gelmektedir. Bu aile topluluğu, doğal ve zaruri olarak, hayatı paylaşma ve birbiriyle yardımlaşma içindedir. Akrabalık bağlarını gözetmek (sıla-i rahim) ve onlara iyilik yapmak emredilmiş, akrabalarla ilişkileri kesmek de yasaklanmıştır.[38] Yakınlık derecesine göre bu akraba aile üyeleri arasında, velayet, evlenme engeli, nafaka mecburiyeti, diyet ödemeye iştirak (akile) ve miras gibi hükümler geçerli olur. Her insan doğal ve manevi olarak da, nesebini bilme ihtiyacı içindedir. Nesebin korunması, bütün dinlerin ve son din İslam’ın korumayı amaçladığı ve normal bir hayat sürmek için insanın vazgeçilmezi sayılan beş temel değer (zarûrat-ı hamse veya mekâsıd-ı hamse) arasında bulunmaktadır.

Diğer taraftan, insanı Allah katında değerli kılan nesebi değil amelidir. Amelinin geri bıraktığı kimseyi nesebi ileri götürmez.[39] Allah katında en üstün olan, en takvalı olandır.[40] Kıyamet günü de, kişinin kendi imanı ve ameli bulunmuyorsa, peygamber çocuğu bile olsa,[41] akrabalar birbirini kurtaramayacaktır.[42]

Aile üyeliği normal hallerde, çocuklar için, aile içinde doğmakla sabit olur. Doğuran kadın, dinî ve hukukî bakımdan tartışmasız olarak çocuğunun annesidir. Ancak erkeğin babalığı konusunda farklı durumlar oluşabilmektedir. Sahîh bir evlilik içinde doğan çocuğun annesiyle evli olan erkek (hukuki koca), evlilikten sonra normal doğum süresi içinde (en az altı ay sonra) doğmuş olma ve liân[43] yoluyla reddedilmeme şartlarıyla, baba kabûl edilir. Eşlerin liân ile ayrılması halinde, çocuk babasız sayılır. Liân dışında keyfi başka bir yolla nesebin reddi mümkün değildir.

Nesebi meçhul olan buluntu çocuk (lakît, menbûz) ve benzerleri, babalık iddiasında bulunan biri çıktığında, aralarındaki yaş farkı babalık için uygun olduğu (en az 12 yaş) takdirde, ayrıntılı bilgiler sorulmaksızın, o kişinin nesebine bağlanmaktadır. Burada çocuğun, nesepsiz kalmaktansa, ona sahip çıkacak birine bağlanması ciheti tercih edilmektedir.

Zinâ ürünü olduğu belli olan veled-i zinâ, âlimlerin çok büyük çoğunluğunca, biyolojik babasının nesebine bağlanmamaktadır.[44] Zira önemli bir nimet olan babalık sıfatının zinâ gibi haram bir yolla elde edilemeyeceği, diğer taraftan zinâkâr bir babaya nispet edilmenin çocuk açısından, babasız kalmaktan daha büyük olumsuzluk oluşturacağı kabûl edilmektedir. Ayrıca zinâ yoluyla nesep ispatına imkân verildiği takdirde, nikâhın, sahîh nikâh içinde doğmanın ve zinâyı yasaklamanın nesep bakımından bir anlamı kalmayacaktır.

 

5. Evlatlık

İslam öncesinde evlat edinme (tebennî, deiy) uygulaması vardı. Nesebi bilinen veya bilinmeyen kimsesiz çocuklar alınıp bakılır, koruyucu erkek ve kadın onun ana-babası sayılırdı. Hz. Peygamber’in de önceden Zeyd adında bir evlatlığı vardı. Babasının Hârise olduğu bilindiği halde, geleneğe göre, Hârise’nin oğlu Zeyd değil de Muhammed’in oğlu Zeyd diye anılırdı.

Evlatlık konusunu şu ayetler açıklamaktadır: “Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir. Onları (evlatlıklarınızı), babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[45]

Ayetten anlaşıldığı üzere, İslam’ın yasakladığı evlatlık, çocuğun bilinen nesebini değiştirerek, koruyucu ailenin nesebine öz çocuklarıymış gibi katmaktır. Yoksa kimsesiz (yetim vb.) çocuklara sahip çıkarak besleyip büyütmek ve yardımcı olmak anlamındaki evlatlık, insani ve İslami bir görev ve sevap vesilesidir. Nesebi başkasına ait çocuğun evlatlık olarak alınıp bakılması, öz çocuktan farklı olarak, aralarında mahremiyet, evlenme engeli ve miras gibi hükümler meydana getirmez. Buna göre nesebi başkasından olan evlatlık çocuk büyüdüğünde, koruyucu kadın ve kocası bakımından yabancı sayıldığından, avret ve halvet konularına dikkat etmeleri gerekir. Evlenme çağına geldiğinde, evlatlık kız ise koruyucu erkeğin; erkek ise koruyucu kadının onunla evlenmesine bir engel yoktur. Cahiliyede evlatlığı öz çocuk gibi saydıklarından, onun eşini de öz gelin gibi evlenilmesi yasak biri olarak görürlerdi. İslam’da ise evlatlık öz çocuk sayılmadığından, evlatlığın eşi de, evlenme engeli bakımından, öz gelin sayılmaz. Hz. Peygamber, Allah’ın emri üzerine, evlatlığı Zeyd’in boşadığı Zeynep ile evlenmek suretiyle bu cahiliye uygulamasını kaldırmıştır.[46] Koruyucu aile, kendileri hayattayken evlatlık çocuk lehine hibe yapabilirler. Ölümlerinden sonra mallarının üçte birine kadar bu çocuk lehine vasiyet yapabilirler.

Bakım için alınan çocuk şayet yirmi dört aylıktan (Ebû Hanîfe’ye göre otuz aylıktan) küçükse, koruyucu kadın tarafından mümkünse emzirilmesi (Hanefîlere göre birkaç damla bile yeterlidir) tavsiye edilebilir. Çünkü bu emme, sütannelik ve o kadının kocasıyla sütbabalık ilişkisi oluşturacağından, çocuk büyüdüğünde aralarında avret ve halvet konularında (öz çocuk gibi) daha rahat olmalarına imkân verir.

 

6. Nikâh Öncesi Görüşme

Hz. Peygamber, evlenmeden önce adayların birbirini görmesini tavsiye etmiş ve bu görüşmenin mutlu bir aile için en uygun vesile olduğunu belirtmiştir.[47] Buna göre eş adaylarının, henüz nikâh bulunmadığı için birbirilerine yabancı oldukları unutulmadan, avret ve halvet[48] sınırlarına dikkat ederek görüşmeleri uygun görülmüş ve teşvik edilmiştir. Ağırlıklı görüşe göre yabancı bir kadının el, yüz ve ayakları dışındaki yerleri avret sayılmıştır.

Bir kadına evlilik teklif etmek, Arapça kaynaklarda hıtbe tabiriyle ifade edilir. Hz. Peygamber, birinin evlilik teklifine henüz bir cevap verilmeden başka birinin daha evlilik teklifinde bulunmasını yasaklamıştır.[49] Böyle bir durumun huzursuzluğa yol açacağı muhakkaktır.

Bazı kültürlerde görülen söz kesme, nişan ve kına gibi uygulamalar, bir akit olmayıp asla nikâh sayılmaz. Fıkıh ilminde bunların yeri yoktur. Buna göre söz ve nişan gibi işlemlerin, taraflarca açıklanan veya açıklanmayan çeşitli gerekçelerle bozulması mümkün ve caizdir. Fıkıh ilminde, nişan bozulduğunda, daha önce verilmiş hediyeler ile kısmen veya tamamen ödenmiş mehrin durumu üzerinde durulmuştur. Bazı günümüz âlimleri ayrıca, nişanın bozulmasıyla bir zarar meydana gelmesi halinde, kusurlu taraf aleyhine tazminat kararı verilmesini de caiz görmüşlerdir.

 

7. Eş Seçimi

Hadislerde ve fıkıh kitaplarında, evlenecek kadın ve erkeği seçerken aranması tavsiye edilen bazı özelliklerden, özellikle de dindarlık ve güzel ahlaktan bahsedilmiştir. Kaynaklarda bu tür özelliklerden bahsedilmesinin, gençlere ideal örnekler gösterme, kendisinin ve muhtemel eşinin hayatını olumlu yönde değiştirmek için evliliği bir vesile olarak görme gibi olumlu amaçlara hizmet edeceği açıktır.

Evlenecek kadında aranması tavsiye edilen özellikler: Bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın (genellikle şu) dört şeyi için nikâh edilir: Malı, asâleti (soyu), güzelliği ve dini. Sen dindâr olanını tercih et ki, ellerin topraklansın (bereket ve huzur bulasın)”.[50] Başka bir hadiste şöyle geçer: “Dünya, faydalanılacak bir varlıktır (metâ’); Dünyanın en iyi varlığı ise, sâliha (iyi) kadındır.[51]Siz Allah’a şükreden bir kalbe, O’nu anıp zikreden bir dile ve dindar (mü’mine) bir kadına sahip olmaya bakın. Böylesi bir kadın, âhireti kazanmanıza da yardımcı olur.”[52] Başka hadislerde bâkire[53] ve doğurgan[54] kadınların tercih edilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Âişe dışındaki bütün eşlerini dul olarak nikâhlamıştır.[55] Bazı fıkıh kitaplarında babası bilinmeyen, zinâ çocuğu olarak doğmuş, kötü bir çevrede yetişmiş veya önceden zinâ etmiş bulunan kadınlarla evlenmek mekruh görülmüştür.[56] Bu bağlamda ayetlerde hem erkek hem de kadın için “muhsan=iffetli olma” tabirinin özellikle vurgulandığı görülmektedir.[57] 

Evlenecek erkekte aranması tavsiye edilen özellikler: Bir hadiste geçtiği üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dinî ve ahlâkî bakımdan beğendiğiniz birisi, sizden kızınızı isterse, kızınızı onunla evlendirin. Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve fesat çıkar.” Dediler ki: ‘Ey Allah’ın Elçisi! Şayet onda mal ve denklik bakımından noksanlık varsa da mı?’ Buyurdu ki: “Dinî ve ahlâkî bakımdan beğendiğiniz birisi, sizden kızınızı isterse, kızınızı mutlaka onunla evlendirin!” Hz. Peygamber bu sözünü üç kere tekrarladı.[58] Bu hadis, evlenecek erkekte dindarlık ve ahlakın tercih edilmesini vurgulamaktadır.

 

8. Evlilikte Denklik

Fıkıh kitaplarında, kadının durumu esas kabûl edilerek, evlenecek erkeğin kadına denkliği (kefâet) konusuna da yer verildiği görülür. Bu konuda iki ana görüş ortaya çıkmıştır:

Âlimlerin az bir kısmı tarafından savunulan görüşe göre, denkliğin aranması gerektiğine dair hiçbir ayet veya hadis yoktur. Hasan el-Basri, es-Sevri ve el-Kerhi gibi bazı âlimler denkliğe karşı çıkarak, mümin olmak dışında başka bir konuda denklik aranmayacağını söylemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber döneminde yapılan birçok evlilikte iman dışında başka bir konuda denkliğe bakılmadığı, böylece yerleşik denklik anlayışının kırıldığı görülmektedir. Mesela siyahi azatlı bir köle olan Bilal el-Habeşî’nin Kureyşli bir kadınla evlenmesi, bunun gibi Ebû Taybe ve Zeyd’in evlikleri böyledir.

Çoğunluk âlimler ise denkliği önemsemiş ancak bunu bir sıhhat şartı değil lüzum (bağlayıcılık) şartı olarak değerlendirmiştir. Buna göre kadın, dengi veya daha üst konumdaki bir erkekle evlenmelidir. Denkliğin sıhhat şartı sayılmaması, denklik bulunmayan evliliklerin, tartışmasız olarak sahîh kabûl edildiği anlamana gelir. Denkliğe riayet konusunda Hanefîlerin öne çıktığı ve ailenin müslüman olma tarihi, hür olmak, nesep, mal ve meslek gibi hususlarda, lüzum şartı saydıkları denklik bulunmadığı takdirde, kadının velisine, mahkemeye giderek nikâhın feshini isteme hakkını tanıdıkları görülmektedir. Evlilikten sonra denkliğin bozulması, nikâha zarar vermez.

Geçmişte denklik adına söylenen ve fıkıh kitaplarında yer bulan hususların, mevcut toplum yapısına bağlı değişime açık kültürel hususlar olduğu; günümüzde ise özgürlüklerin, insanların farklı tercihlerine saygının ve farklı kültürlerle kaynaşmanın yüksek seviyede oluşu gibi hususlar dikkate alındığında, kadınların dengiyle evlenmesinin, ancak çevresinden gelen bir tavsiye niteliğinde olabileceği, bağlayıcı olamayacağı ve son sözü kadının kendisinin söylemesi gerektiği açıktır. Buna göre, Müslüman olma dışında –ehli kitap kadınlar hariç- başka bir hususun denklik adına lüzumlu görülmesi isabetli olmayacaktır.

9. Evlenme Engelleri

İslam hukukunda evlenme engelleri, ömür boyu sürecek devamlı engeller ve şartlar değiştiğinde ortadan kalkabilecek geçici engeller olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan bir kısmı doğrudan ayet[59] ve hadislerden[60] anlaşılmakta, bir kısmı ise âlimlerin içtihatlarına dayanmaktadır. İçtihada dayanan hususlarda farklı görüşler de mevcuttur. Evlenilmesi haram olan kadınlara “muharramât” denir ki haram kelimesi, bir taraftan yasağı, diğer taraftan da bu kişilere karşı duyulan hürmet ve saygıyı ifade eder. Zira bu kişilerle evlenmenin, akrabalık ilişkilerini bozma ve neseplerin karışmasına sebep olma gibi olumsuzlukları bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki bütün dinlerde ve hukuk sistemlerinde, ayrıntılarda bazı farklılıklar olsa bile, evlenilmesi yasak olan kişiler bulunmaktadır.

İslam’da devamlı evlenme engelleri, kan (nesep) bağı, süt emme ve evlilik olmak üzere üç ana sebebe dayanmaktadır. Bunları şöylece özetleyebiliriz:

  1. Kan (nesep) bağı sebebiyle haram olanlar: Kişinin usulü (ana, nine, baba, dede…), kişinin fürû’u ( oğul, kız, torun…), ana-babanın fürû’u ve onların çocukları (erkek kardeş, kız kardeş, kardeşlerin çocukları…), dede ve ninenin sadece çocukları (amca, dayı, hala, teyze).
  2. Süt emme sebebiyle haram olanlar: Süt yönünden usül (sütanne, sütbaba, sütnineler, süt dedeler), süt yönünden fürû’ (süt çocuklar, süt torunlar), sütanne ve sütbabanın gerek nesep gerekse süt yoluyla fürû’u (sütkardeşler ve diğerleri), süt dede ve sütninenin çocukları (süt hala, süt teyze, süt amca, süt dayı), eşin süt usulü (eşinin sütannesi, sütbabası, sütnineleri, süt dedeleri), eşin süt fürû’u (eşinin süt çocukları, süt torunları), süt usulünün eşleri (sütannenin, sütbabanın, sütninenin, süt dedenin eşleri), süt fürû’unun eşleri (süt çocuklarının ve süt torunlarının eşleri).

Âlimlerin çoğunluğuna göre, süt emmenin ilk iki yaş (24 ay) içinde, Ebû Hanîfe’ye göreyse 30 ay içinde olması gerekir. Hanefîler ve Mâlikîlere göre sütün az veya çok olması fark etmezken; Şâfiîler ve Hanbelîlere göre en az beş doyurucu emme gerekir.

  1. Evlilik sebebiyle haram olanlar (hurmetü’l-müsâhara): Kişinin usulünün eşleri (babanın ve dedelerin eşleri. Yani üvey anne, üvey baba, üvey nine, üvey dede), kişinin fürû’unun eşleri (gelin, damat), eşin usulü (eşinin babası, eşinin anası…), eşin fürû’u (üvey kız). Üvey kızın haram olması için, annesiyle nikâh kıymanın ötesinde fiili birleşme (duhûl) de şarttır. Hanefîlere göre bir kadınla zinâ eden, ona şehvetle dokunan veya fercine bakan erkekle, o kadının usul ve fürûu arasında; aynı şekilde o kadın ile o erkeğin usul ve fürûu arasında –evlilikteki gibi- evlenme engeli oluşur. Zinânın evlenme engeli oluşturduğunu Hanbelîler de kabul etmiştir.

Geçici evlenme engellerini ise şöyle özetleyebiliriz: Başkasıyla evli veya başkasından iddet bekleyen kadın, bir erkek tarafından üç talakla boşanmış kadın, din farkı (Müslüman olmayan erkek veya kadın. Ehli kitap kadın hariç), erkeğin aynı anda beşinci kadını alması (dört sınırı vardır), liân/mülâane ile ayrılmış kadın (bazı âlimlere göre eski kocasıyla ebedî evlenme engeli oluşur), iki akraba kadın (iki kız kardeş ve bir kadınla onun teyzesi veya halası aynı anda bir erkeğin nikâhı altında bulunamaz. Nesepten veya süt akraba olan iki kadından biri erkek kabûl edildiğinde, diğeriyle evlenmesi mümkün değilse, bu ikisi aynı anda bir erkeğin nikâhı altında da bulunamaz), zinâdan olan biyolojik kızı (Hanefîler ve Hanbelîlere göre), ihramlıyken evlenme (Hanefîler dışındakilere göre).

 

10. Nikâhın Rükün ve Şartları

Hanefîlere göre nikâh akdinin rüknü, icap ve kabûldür. Diğer mezheplere göre ise nikâhın rükünleri şunlardır: Sıyga (icap ve kabûl), kadın (karı), erkek (koca), kadının velisi, eşler arasında evlenme engeli bulunmaması. Şâfiîler, iki erkek şahidin bulunmasını; Bazı Mâlikîler ise ilan ve mehri de rükün olarak görürler. Rükünlerden biri bulunmadığında nikâh batıl olur.[61]

Nikâhın şartları, mezheplere göre farklılık arz etmektedir. Mesela Hanefîler, nikâhın şartları dört grup halinde ele alınmaktadır ki özetle şöyledir:

  1. Kuruluş (in’ikâd) şartları: Tarafların nikâh ehliyetine sahip olması ve îcâb ile kabûlün usulüne uygun yapılmasıdır. Bu şartlara uygunsa mün’akid; aksi halde batıldır. Nikâhta tarafların vekâleten temsili de mümkün görülmüştür. Nikâh, sözlü veya yazılı olarak yapılabilir.
  2. Sıhhat şartları: Evlenecek kişiler arasında evlenme engeli bulunmaması, îcâb ve kabûlün süreklilik taşıyan bir üslupla yapılması, şahitlerin bulunması, rıza ve ihtiyarın bulunmasıdır. Bu şartlara uygunsa sahih; aksi halde fâsit olur. Fesat giderilirse, sahihe dönüşür. Süreli (muvakkat) nikâh, nikâh akdinin özüne aykırı bulunarak caiz görülmemiştir. Süreye ilaveten kadına bir ödeme karşılığında yapılan mut’a nikâhını sadece Şiîlerin Ca’ferî kolu caiz görür. Hanefîlere göre şahitlerin iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olması; çoğunluğa göre ise her iki şahidin de erkek ve adil olması gerekir. Asgarî sayıda şahit bulunan bir nikâh gizli sayılmaz ancak Mâlikîlere göre ayrıca ilan şart olup, şahitlere, başkalarına söylemeyerek gizleme talimatı verilen nikâh batıldır. Günümüzde yapılan resmi nikâhta, işlem imza ile kayıt altına alındığından, nikâhın gizlenmesinden bahsedilemez.
  3. Yürürlük (nefâz) şartları: Eksik ehliyetlinin yaptığı nikâh, velinin icazetine, yetkisiz üçüncü şahsın (fuzûlî) yaptığı nikâh da ilgili tarafın icazetine/kabulüne bağlıdır. İcazete bağlı değilse nâfiz; aksi halde mevkuf olur.
  4. Bağlayıcılık (lüzûm) şartları: Akdi yapanların veya veli ya da vekil gibi temsilcilerin, bazı durumlarda bu akdi bozma yetkisine sahip olmamasıdır. Böyle nikâha lâzim denir. Gayr-i lâzim ise, bağlayıcı olmayan, tek taraflı olarak bozulabilen nikâhtır.

Mesela Hanefîlere göre reşit bir kadın ve erkeğin, iki şahidin huzurunda, birbirilerini eş olarak kabûl ettiklerine dair irâde beyanında bulunmalarıyla (îcâb-kabûl) nikâh yapılmış olur. Nikâh kıyıcı bir kişiye gerek yoktur. Nikâhın din bilgini veya resmi bir memurun huzurunda yapılması da şart değildir. Ancak günümüz şartlarında devlet tarafından tescil edilmeyen nikâhlarda, genellikle kadın tarafın mağdur olması, sözlü nikâhların kötüye kullanılması ve devletin bu mağduriyetleri giderebilmesinin zor olması gibi gerekçelerle, özellikle resmi tescile önem verilmesi gerektiği açıktır. Nikâh akdinin yapılmasında mali bir harcamada bulunmak gerekmez ancak maddi durumu müsait olanların çevresine düğün yemeği (velime) ikram etmesini Hz. Peygamber tavsiye etmiştir.[62] Düğünde meşrû eğlenceler, özellikle kadınlar arası eğlenceler tertiplemek de caizdir.[63]

İslam açısından nikâhın en kısa sürede, kolay ve masrafsız şekilde yapılarak, tarafların bir an önce evlilik hayatına başlamaları esastır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle: “Nikâhın en hayırlısı, en kolay olandır”.[64] Günümüzde ailelerin çeşitli gereksiz zorluklar çıkarması, kan testi yapma, kursa devam edip sertifika alma, ağaç dikme veya parasını vermeye zorlama, nikâhı sadece iş günleri mesai içinde kıyma, yoğunluk gerekçesiyle ileri tarihe nikâh randevusu verme gibi işlemlerin, nikâhı zorlaştırdığı ve geciktirdiği bir gerçektir. Yakın zamanda internet üzerinden nikâh işlemlerinin yapılabileceği düşünülebilir.

 

11. Sahih Nikâhın Sonuçları

Rükün ve şartları tam olarak yerine getirilmiş sahîh bir nikâh akdi, kendiliğinden ve zorunlu olarak şu sonuçları doğurur:

Eşlerin İslami ölçüler içinde birbirinin cinsel yönlerinden faydalanması caiz olur. Eşler arasında avret yasağı bulunmaz. Eşine arkadan yaklaşmak, aybaşı, lohusalık veya ihramlı olma hallerinde cinsel ilişki helal değildir.

Kadın, aralarında anlaşmayla belirledikleri mehre (müsemmâ) hak kazanır. Mehir, maddi değeri olan bir mal veya menfaattir. Mehir belirlenmemişse, emsal mehir (mehr-i misil) alır. Emsal mehir, kadının özelliklerine yakın akraba ve komşu kadınlara göre belirlenir. Mehrin anlaşmaya göre peşin (muaccel) veya vadeli (müeccel) olarak ödenmesi mümkündür. Cinsel ilişki, sahîh halvet, eşlerden birinin ölümü halinde mehrin tamamının ödenmesi gerekir. Cinsel ilişki yaşanmadan boşanan kadınlara, müsemma mehrin yarısı verilir.[65] Halvet veya duhûlden önce boşanma olursa ve müsemma mehir belirlenmemişse, emsal mehir verilmez, gönül alma amaçlı elbise gibi bir hediye (mut’atü’t-talâk) verilir.[66] Hanefîlere göre mehrin asgarî miktarı 10 dirhemdir ki bu miktarla eskiden yaklaşık iki koyun alınmaktadır. Mehrin üst limiti belirlenmemiş, örfe ve karşılıklı anlaşmaya bırakılmıştır. Mehir, herhangi bir şeyin bedeli olmayıp, kadına rağbetin bir göstergesi ve onu memnun etme amaçlı, Allah’ın verilmesini istediği (ferîza) ve kocanın gönlünden kopan bir hediye (nihle) şeklinde kadına verilir. Kadın isterse hiç mehir istemeyebilir veya mehrini tamamen veya kısmen kocasına verebilir.[67] Hz. Peygamber, mehirsiz nikâhı yasaklamanın[68] yanında, bir taraftan kocaya, demirden bir yüzük bile olsa kadına mehir olarak vermesini teşvik, şayet hiç malı yoksa Kur'ân'dan ezberindeki sûreleri kadına öğretmesini isterken;[69] diğer taraftan da kadına, mehrini kolaylaştırmayı tavsiye etmiştir.[70] Muaccel mehrini tam olarak veya ilk taksitini alan kadının, koca evinde ikameti gerekir. Muaccel mehrini almadan koca yanına gitmek istemeyebilir.

Kadın, evlilik süresince kocasından nafaka hakkına sahip olur. Nafaka, geçimlik demek olup yeme, içme, giyim, tedavi ve barınma gibi ihtiyaçlarını kapsar. Çocukların nafakası da babaya aittir.[71] Ancak kadının kendi rızasıyla kocası, evi veya çocukları için (iç güveysi gibi) harcama yapması da mümkündür. Nafaka konusunda eşlerin kendi aralarında anlaşmaları ve mahkemelik olmamaları halinde, İslam hukuku tarafları hiçbir şekilde zorlamaz.

Kadın çalışmaya zorlanamaz. Kocanın izni olmadan da çalışamaz. Kocasının izni ile çalışan kadının, kocasından nafaka alacağı düşer.

Eşlerden her biri ile diğerinin usul ve fürûu arasında, evlenme engeli olan sıhrî hısımlık (hürmet-i müsâhera) meydana gelir.

Nikâh içinde doğan çocuğun nesebi, reddetmediği sürece hukuki babaya aittir. Çocuğun ana tarafından nesebinde ise şüphe bulunmaz, çünkü doğuran kadın, anadır.

Eşler arasında mirasçılık sabit olur. Çok eşli olan erkeğin, eşleri arasında adaleti gözetmesi gerekir.

Kadının malı kendinin, kocanın malı da kendinindir. Yani evlilikte mal ayrılığı rejimi esastır. Bu sebepledir ki evlendikten sonra malına ortak olmak amacıyla veya evlendikten kısa bir süre sonra bir şekilde boşanmayı sağlayıp ömür boyu nafaka almak düşüncesiyle evlilik yapılamaz. Mal paylaşımı sebebiyle uzun yıllar süren boşanma davaları da görülmez.

 

12. Karı-Kocanın Hak ve Sorumlulukları

Karı kocanın, ailenin temeli olan sevgi ve merhamet[72] duygularıyla hareket ederek birbirine iyi (ma’rûf)[73] davranmaları emredilmiştir. Hz. Peygamber “Sizin en hayırlınız, kadınlarına en hayırlı olanınızdır[74] buyurmuştur. Başka bir hadiste şöyle geçer: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ailesine en hayırlı olanınız da benim”.[75] Eşlerin birbirine iyi davranmaları konusunda çok sayıda hadis bulunmaktadır. Biz bunlardan bir kısmına yer vermekle yetineceğiz.

Hz. Peygamber veda hacında şöyle buyurmuştur: “Ashâbım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira onlar sizin idarenize ve himâyenize verilmişlerdir. Kesin olarak bildiğiniz bir ahlâksızlık yapmadıkları takdirde, onlar üzerinde zorbalık kurmaya hakkınız yoktur. Eğer ahlâk dışı bir hareket yaparlarsa, onları yataklarında yalnız bırakın. İncitmeyecek şekilde vurun. Şayet size itaat ederlerse, artık onlara zarar verecek bir şey yapmayın. Şunu bilin ki, sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin onlar üzerindeki haklarınız; yatağınızı yabancılardan korumaları, istemediğiniz kimseleri evinize almamalarıdır. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise; giyim-kuşam ve yeme-içme konularında kendilerine iyi imkânlar sağlamanızdır.”[76] Bir hadiste Hz. Peygamber, kadının kocası üzerindeki haklarını şöyle açıklıyor: “Kendi yediğinden ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbih etmemen (çirkin görmemen), evin içi hariç onu terk etmemendir.[77]

Erkek bakışına göre kadının nezaket, letâfet ve zarâfetini anlatan bazı rivayetler de şöyledir: “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.[78] Başka bir rivayette şöyle geçer: “Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin.[79]

Hz. Peygamber’den, kadınlara vurma konusunda şu rivayetler gelmiştir: “Sizden biriniz karısını köleyi döver gibi dövmeye kalkışıyor. Belki de o akşam onunla aynı yatakta yatacaktır![80] Hz. Peygamber hayatı boyunca hiçbir hizmetçiyi dövmemiş, hiçbir hanımına tokat atmamış, hiçbir kimseye eliyle vurmamıştır. Bunu on yıllık eşi Hz. Âişe söylemektedir.[81]İyâs b. Abdullah b. Ebû Zübâb’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah: “Kadınları dövmeyiniz” buyurmuştu. Hz. Ömer, Peygamber’in huzuruna çıkarak: “Kadınlar kocalarını dinlemez oldular”, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kadınların dövülmesine izin verdi. Bu defa birçok kadın, Resûlullah’ın (s.a.v) hanımlarına gelerek kocalarını şikâyete başladılar. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Birçok kadın, Muhammed ailesine gelerek kocalarını şikâyet ediyorlar. Kadınlarını döven o kimseler, sizin hayırlınız değildir.[82]

Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.[83]

Hz. Peygamber’e “hangi kadın hayırlıdır?” diye soruldu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Kocası baktığında onu sevindiren; bir şey istediğinde onu yerine getiren (itaat); kocası evde bulunmadığı zaman hem kendini hem de onun malını koruyan kadın.” Sonra Hz. Peygamber Nisa 4/34. ayeti okudu.[84]

Kadınlara hitap eden bazı hadisler de şunlardır: “Siz çok lânet eder ve kocanızın iyiliklerini görmezden gelirsiniz.[85]Kocasını memnun ederek ölen kadın cennetliktir.[86]Kadın, beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, ona «Hangi kapısından dilersen oradan cennete gir!» denilir.[87] İtaatin sınırı da şöyle belirlenmiştir: “Allâh’a isyan olan yerde kula itaat yoktur; itaat, ancak meşrû olanda gerekir.[88]

İslam’da tek tip aile zorunlu tutulmamıştır. Karşılıklı rızaya dayanan esneklik tanınmıştır. Şartlara, örfe ve rızaya dayalı olarak, karı-kocanın hakları ve görevleri farklılık gösterebilir. Mesela damadın gelin evine taşınması ve evlilikte mali harcamaların kadın tarafından üstlenilmesi (iç güveyi) gibi uygulamalar, İslam’da yasaklanmış değildir. Hz. Peygamber de evlendiğinde Hz. Hatice’nin evine yerleşmişti.

 

13. Ana-Babanın Çocuğa Karşı Sorumlulukları

Ana-babanın çocuğuna karşı sorumluluğunun esası, insanın yaratılış amacına uygun olarak iyi bir kul[89] yetiştirmek olduğu söylenebilir. “Ey îman edenler! Kendinizi ve ev halkınızı cehennemden koruyunuz.[90] ayetini açıklayan müfessirler, kişi günahları terk ederek ve tâatları (ibadet ve hayır işleri) yaparak kendisini korur; ailesinin de böyle yapmasını sağlayarak onları korur demişlerdir.[91] Kıyamet günü, hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlar, asıl hüsrana uğrayanlar olarak ifade edilmiştir.[92] Çocuk ve diğer akraba sevgisi, Allah’a ve Rasûlün’e itaat ile cihad görevine engel olmamalıdır.[93]

Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben “Ailene namazı emret. Sen de namaza sabırla devam et” denilmiştir.[94] Hz. Peygamber, evde koca ve kadının sorumluluğunu şöyle anlatır: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının, evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.[95]

Çocuğun haklarının, iyi bir anne adayı (eş) seçmekle başladığı söylenebilir. Doğduğunda çocuğa güzel bir isim koymak gerekir. Hz. Peygamber, olumsuz anlamı olan ve kişinin itibarını zedeleyecek isimleri değiştirmiştir.[96] İyi bir terbiye vermek ve güzel ahlak kazandırmak,[97] helal lokma yedirmek, söz ve davranışlarıyla güzel örnek olmak, kötülüklerden men edip iyiliklere teşvik etmek, ibadetlere ve özellikle namaza alıştırmak[98] ve zamanın şartlarına göre eğitim ve meslek öğreterek hayata hazırlamak gerekir.

Çocuklar arasında, mal verme (hibe) ve ilgi gibi konularda, makul bir gerekçe olamadan ayırım yapmamak esastır. Hz. Peygamber (s.a.v.), malının bir bölümünü bir oğluna vermek isteyip, kendisini şahit tutmak isteyen Numan b. Beşir’e, diğer çocuklarına da aynı miktarda mal verip vermediğini sormuş, vermediğini öğrenince, ona şahit olmamış, başkasını şahit tutmasını istemiş, “onu geri al”, “çocukların arasında âdil davran”, “zulmüne beni şahit tutma” gibi ifadelerle Numan’ı reddetmiştir. Numan da hibeden vaz geçmiştir.[99] Bu hadis üzerine görüş bildiren âlimlerden, eşit davranmak müstehap, ayrım yapmak ise mekruh diyenler olduğu gibi, eşit davranmak vacip, ayrım yapmak ise haramdır diyenler de olmuştur. Ayrıca kız erkek ayırımı yapmadan hepsine eşit mi vereceği yoksa mirasta olduğu gibi erkek çocuğuna iki, kız çocuğuna bir pay mı vereceği konusu da tartışmalıdır. Ağırlıklı görüş, eşit verme yönündedir.[100] Çocuklar arasında ayrım yapma yasağının, normal şartlarda geçerli genel bir ilke olduğu, ihtiyaç durumuna göre makul gerekçelerle farklı davranılabileceği görüşü isabetli görünmektedir.[101]

Babanın çocuğunu evlendirmek zorunda olup olmadığı hususu da tartışılmıştır. Hanefîler ve Şâfiîler, babanın buna zorlanamayacağını ifade ederken; Hanbelî mezhebinde, çocuğun nafakası babasına aitse, nafaka kapsamında babasının çocuğunu evlendirmek zorunda olduğunu söylemişlerdir.[102] Bu konuda duruma göre hükmün değişebileceğini, imkânı olan babanın, çocuğun evlenmeye olan ihtiyaç seviyesine göre, onu evlendirmesinin müstehap ve hatta vacip olabileceği söylenebilir. Kız çocuklarının evlendirilmesi, özellikle Şâfiîler gibi, kızların ancak veli tarafından evlendirilebileceği görüşünü savunanlar bakımından özel bir öneme sahiptir. Burada evlendirmeden maksadın, mehir ve barınma gibi temel ihtiyaçlar olarak anlaşılması gerekir; düğün yapmak değil. Ana-babanın, çocuğun uygun eş seçiminde ona yardımcı olması ve yol göstermesi de güzel bir davranış olur.

Çocuğun şahsı ve malı üzerindeki tasarruf yetkisi anlamındaki velayeti babaya; çocuğun bizzat kendisiyle ilgilenip bakımını yapmak anlamındaki hadânesi ise annesine aittir. Bunlar bulunmadığında, fıkıh kitaplarındaki sırasıyla diğer yakınlara geçer. Gerektiğinde hâkim uygun birini tayin eder.

 

14. Çocuğun, Ana-Babasına Karşı Sorumlulukları

Kur’an ve sünnette ısrarla ana-babaya iyi davranmak, teşekkür etmek, incitmemek ve özellikle yaşlılıklarında merhametli olmak emredilmiştir. Onların meşrû istek ve ihtiyaçlarını karşılarken bir bıkkınlık belirtisi olan “öf” bile demek yasaklanmıştır.[103] Ana-babaya asi olmak, büyük günahlar arasında sayılmıştır.[104] Ancak şirk ve küfre çağırmak, adaletten ayrılmayı ve yalancı şahitlik yapmayı istemek gibi meşrû olmayan konularda, ana-babaya itaat edilmez.[105] Kıyamet günü, imansızlık ve günah konularında, ana-babanın çocuğuna veya çocuğun ana-babasına faydası olmayacağı bildirilmiştir.[106]

Bazı âlimler, ana-babanın evlenme ihtiyacı varsa, imkânı da yoksa ana-babayı evlendirmenin de çocuğun sorumluluğunda olduğunu belirtmişlerdir.

 

15. Akrabalara Karşı Sorumluluklar

Akrabalık bağları, Yüce Allah’ın bahşettiği önemli nimetlerden biridir. Yakın olsun uzak olsun, akrabayı gözetmek ve onlara iyilik yapmak, affedici olmak emredilmiştir.[107] Akrabalarla irtibatı sürdürmek (sıla-i rahim) ve irtibatı kesmemek emredilmiş, irtibatı kesmenin cennete girememeye sebep olabileceği uyarısı yapılmış,[108] ziyareti keseni dahi ziyaret etmek teşvik edilmiş,[109] akraba ziyaretinin rızkı bollaştıracağı,[110] akrabaya yardımda bulunmanın iki kat sevap kazandıracağı[111] belirtilmiş, özellikle komşu[112] ve yetim olan akrabaya sahip çıkılması istenmiştir.[113] İslam miras hukukunda akrabalar, yakınlıklarına göre birbirine mirasçı olmaktadır.[114]

İmânî ve dinî konularda akrabaları uyarmak da bir görevdir.[115] Akrabanın hatırına adaletten sapılmamalı, yalancı şahitlik yapılmamalıdır.[116] Akraba da olsa kimse kimsenin günahını yüklenemez.[117] Ana-baba, çocuk ve diğer akraba sevgisi, Allah’a ve Rasûlün’e itaat ile cihad görevine engel olmamalıdır.[118]

 

16. Çok Eşlilik ve Adalet

İslam'dan önce cahiliye Arap toplumunda ve başka toplumlarda çok kadınla evlenme (taaddüd-ü zevcât) vardı ve kadın sayısında bir sınır yoktu. İslam kadın sayısını dörde indirdi ve aralarında adalet şartını getirdi. Eşler arasında adaleti sağlayamama korkusu olan için, tek kadın ya da sahip olduğu cariye ile yetinmesi bildirilmiştir.[119] Eşler arasında adalet konusunda Kur’an şu açıklamayı yapar: “Ne kadar hırslı olsanız da, kadınlar arasında adaletli davranmaya asla gücünüz yetmez. Öyleyse bir tarafa meyledip diğer tarafı askıda gibi bırakmayın.”[120]

Hz. Peygamber, eşleri arasında gecelemeyi günlük olarak sıraladıktan sonra şöyle demiştir: “Ey Allah’ım! Bu taksim, benim gücümün yettiğince yaptığım bir taksimdir. Senin gücünün yettiği fakat benim gücümün yetmediği bir şeyden dolayı beni kınama”. Râvî, Hz. Âişe der ki: Benim gücümün yetmediği şey ifadesiyle kalbi kastederdi.”[121] Bu hadis, emredilen adaletin mali adalet olduğunu, sevginin ise eşit olarak dağıtılma imkânının bulunmadığını ifade etmektedir. Hz. Peygamber, bazı eşlerinin rızasıyla, onların gününde diğer eşlerinin yanında kalırdı.[122] Yeni evlendiği eşi bakireyse onun yanında yedi gün, dul ise üç gün kalırdı.[123] Peygamber’in eşleri arasında geceleme ve buna bağlı meseleler sebebiyle kıskançlıklar da oluyordu.[124] Adaletli davranmayan koca şöyle uyarılmıştır: “İki zevcesi olup da birine tamamen meyledip diğerini ihmal eden kimse, kıyamet gününde, bir yanı felçli (veya bedeninin yarısı eğik) olarak gelir.[125]

Bir kadının, çok eşliliğe razı olmaması hakkıdır. Hatta evlenirken kocasının, üzerine kuma getirmemesi şartını koşması mümkündür. Koca bu şartı kabûl ederek evlendiğinde, şarta uyması gerekir. Aksi takdirde koca, sözünde durmamış, eşinin hakkına girmiş ve adaletine zarar vermiş olur. Ancak fakihler kocanın, ikinci evliliği yapmak istediğinde, ilk hanımından izin almasının gerekip gerekmediğini ve kabul ettiği kuma almama şartının hukuken bağlayıcı olup olmadığını tartışmışlardır. Kuma almama şartı kayıt altına alınmışsa, ihlali halinde tefrik (kazaî boşanma) sebebi yapılabilir. Hz. Peygamber ve kızı Hz. Fatıma, Fatıma’nın üzerine ikinci bir kadınla evlenmek isteyen Hz. Ali’ye karşı çıkmış ve Hz. Ali ikinci evlilikten vazgeçmiştir.[126] Ancak Hz. Fatıma’nın vefatından sonra, Hz. Ali başka kadınlarla çok evlilik yapmıştır. Tek eşliliğin hâkim olduğu toplumlarda kadının, nikâh öncesinde, kocasına kuma getirmeme şartını koşması aklından bile geçmez. Böyle bir ortamda, bu şartın koşulmamış olmasını, kadının baştan çok eşliliğe rızası olarak değerlendirmek yanlış olacaktır.

 

17. Eşler Arasında Cinsellik ve Sınırları

Nikâh akdi ile eşlerin birbirlerinin cinselliğinden faydalanması mubah hale gelir. Kadınlar, ekilip biçilen tarlaya benzetilmiştir. Buna göre mubah olan cinsellik, normal zamanda ve üreme yolundan (ferc) yapılandır. Aybaşı halinde[127] veya dübürden (makat)[128] yaklaşmak haram kılınmıştır. Kadınlar, kocalarının haram olan isteklerine razı olmamalıdırlar. Çünkü Hz. Peygamber “Allah'a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur. İtaat ancak meşrû olanda gerekir[129] buyurmuştur.

Kadının rızası olmadan, kocanın azil yapması mekruh veya haram görülmüştür. Buna karşılık kadının mazereti olmadan, kocasının cinsel davetini reddetmemesi gerektiğine dair rivayetler vardır. Bir rivayet şöyledir: “Bir erkek karısını yatağına çağırır da karısı gelmez ve kocası ona dargın olarak gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet ederler.[130] Başka bir rivayet şöyledir: “Bir koca karısına ihtiyaç duyup da onu yanına çağırdığında, kadın ocak başında bile olsa, hemen kocasının yanına gelsin.[131] Başka bir rivayet de şöyledir: “Bir kadın kocası yanındayken onun izni olmadan oruç tutamaz. Kocasının izni olmadan bir kimseyi evine misafir alamaz.[132]

 

18. Aile İçi Mahremiyet

Aile içinde önemli konulardan biri de aile üyelerinin birbirlerinin mahremiyetine dikkat etmeleridir. Mahremiyet, başkalarının görmesi ve bilmesi istenmeyen kişiye özel alandır. İslam dini, kişilerin mahremiyetini korumak amacıyla evlere izinsiz girilmemesi,[133] avret yerlerinin örtülmesi (tesettür) ve bakışların sakınılması[134] ve tecessüsün yasaklanması gibi bir takım tedbirler getirmiştir. Özellikle kayın (kocanın erkek kardeşi) gibi mahrem olmayan yakınların, yabancı sayıldıkları unutulmamalıdır.[135] Karı-koca arasındaki özel durumlar, onların mahremiyeti ve sırrı olup başkalarına duyurulmamalıdır.[136]

Mahremiyet kelimesi, mahrem olmak anlamına gelir. Mahrem: Haram olan, yani evlenmesi ebediyen caiz olmayan akrabaları demektir. Her akraba mahrem değildir. Kayın ve baldız gibi geçici evlenme engeli olanlar mahrem sayılmaz. Nâmahrem (Ecnebi): Haram olmayan, yani evlenmesinde dinen mahzur bulunmayan demektir. İlgili ayetler[137] ve fıkıh kitaplarındaki bilgilere bakıldığında, kadın için mahrem olan başlıca erkekler şunlardır: Babası, dedesi, kayınpederi, oğlu, kocasının eski hanımından olan oğlu (üvey oğlu), erkek kardeşi, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, amcası, dayısı, süt erkek kardeşi, sütbabası, kızının kocası (damadı)... Erkek için mahrem olan başlıca kadınlar da şunlardır: Annesi, ninesi, kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşlerinin kızları, sütannesi, sütkızı, süt kız kardeşi, kayınvalidesi, zifaf yaşadığı hanımının önceki kocasından olan kızı (üvey kızı), oğlunun hanımı (gelini), babasının evlendiği kadın (üvey annesi)...

Mahremler arası avret ve tesettür hükümleri, yabancılara (ecnebi, namahrem) nispetle daha hafiftir. Erkeklerin avreti: göbek ile diz kapağı arasıdır. Hanefîler diz kapağı avret sayarken; Şâfiî göbeği avret sayarlar. İhtiyaç olmadıkça belden yukarısını açık tutmak mekruh sayılmıştır. Kadının mahremlerine karşı avreti: Göbek ve diz kapağı arası ve sırt bölgesi sayılmıştır. Baş, göğüs, diz kapağı altı avret sayılmamıştır. Kadının yabancı kadınlara karşı avreti: Göbek ile diz kapağı arasıdır. Yani erkeğin avreti gibidir. Kadının, gayri müslim kadınlara karşı avretini, yabancı erkeklere karşı avreti gibi sayanlar olduğu gibi, Müslüman kadınlara karşı avreti gibi sayanlar da vardır.

Avret sınırları, asgarî sınırlardır. Güzel ahlak, edep ve medeniyet sınırları daha ihtiyatlı ve hassas olmayı gerektirir. Elbisenin, avreti örtmenin ötesinde, içini göstermeyen, vücuda yapışmayan, organları belli etmeyen tarzda olması gerekir. Tekin kabûl edilmeyen insanların yanında, akraba bile olsa, tedbirli ve ihtiyatlı giyinmek esastır. Çocukların avret ve tesettür konusunda eğitmek gerekir. Hadislerde, çocuklar yedi veya on yaşlarına geldiklerinde yataklarının ayrılması istenmiştir.[138]

Aile için mahremiyet konusuna dikkat çeken bir ayet şudur: “Ey iman edenler! Size hizmet eden kimseler ve içinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar (çocuklar) yanınıza gelmek için sizden şu üç vakitte izin alsınlar; Sabah namazından önce, öğle sıcağından dolayı elbisenizi çıkardığınızda ve yatsı namazından sonra. Bunlar örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği (avret) üç vakittir. Bunlar dışında ne size ne de onlara bir sakınca vardır. Bunlar sıkça yanınıza girip çıkan, birbirinizle iç içe olduğunuz kimselerdir.[139]

Özellikle kalabalık ailelerde, bir evde birden fazla ailenin ikamet etmesi, yabancı misafir bulunması gibi durumlarda avret, tesettür ve halvet hükümleri önem arz etmektedir. Bir diğer husus da, koruyucu ailelerin, baktıkları çocuk buluğa yaklaşınca, avret, tesettür ve halvet konularında ona yabancı olarak davranmaları gerektiğidir. Mahremiyet konusu gerçek hayatta ne kadar önemliyse, sanal medya ortamında da aynı şekilde önemlidir.

 

19. Aile İçi Sorunlar ve Çözüm Yolları

Eşlerden birinin geçimsizlik ve aileyi yıkabilecek yanlışlar yapması nüşûz kelimesiyle ifade edilir. Nüşûz iki taraftan karşılıklı oluyorsa şikâk adını alır.

Kadının nüşûzü halinde yapılabilecek işlemleri şu ayet açıklamaktadır: “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) başkaldırmasından endişe ettiğiniz (nüşûz) kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.[140]

Kocanın nüşûzü halinde yapılabilecek işlemleri şu ayet açıklamaktadır: “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden (nüşûz) yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. [141]

Karı ve kocanın karşılıklı geçimsizliği (şikâk) halini ise şu ayet açıklamaktadır: “Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından (şikâk) korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. [142]

Aile içi sorunların yukarıdaki ayetlerde belirtildiği üzere çözülememesi ve evliliğin artık çekilemez hale geldiğine karar verilmesi halinde, evliliği bitirici işlemler olarak, kocanın karısını boşama hakkı; karının da kocasından hul’ talep etme veya makul bir gerekçeyle (cinsel kusur vb.) mahkemeden tefrik talep etme hakkı bulunmaktadır.

 

20. Evliliği Sona Erdiren Durumlar

Bütün çabalara rağmen yürümeyen, devamı için zorlandığında daha büyük zararların ortaya çıkacağı evliliklerde son çare olarak ayrılmak da meşrû kılınmıştır. Katolik nikâhında olduğu gibi, bir kere evlendikten sonra ömür boyu o kişiyle nikâhlı kalma gibi bir mecburiyet, İslam’da yoktur. Zira din adamlarına getirilen evlenme yasağı gibi, boşanma yasağının da eşyanın tabiatına ters olduğu açıktır.

İslam hukukunda evliliği sona erdiren çeşitli durumlar özetle şunlardır:

Talak/Boşama الطَّلاَقُ: Tek taraflı boşamadır. İslam hukukunda boşama veya boşanma arızî bir vasıftır. Asıl olan, nikâhın bir ömür boyu sürmesi istenerek yapılmasıdır. Talak, evlilik çekilmez hale geldiğinde başvurulabilecek son çaredir. Hz. Peygamberin ifadesiyle “Allah'ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği (buğz ettiği) şey talaktır.[143] Talak yetkisi ilke olarak kocaya aittir ve üç boşama hakkı vardır. Üç boşama hakkını bitiren koca, bir daha aynı kadınla evlenemez. Ancak hayatın doğal akışında kadın başka bir erkekle evlenir, ondan da boşanır veya kocası ölürse, önceki kocayla tekrar evlenebilir.[144] Boşama yetkisinin kocaya verilmesi, toplumda erkeğe ve ailede, kadından farklı olarak, kocaya yüklenen sorumluluklar ve genel olarak erkeğin tabiatında mevcut özelliklere bağlı olarak açıklanmaya çalışılır. Ancak koca kendi rızasıyla talak yetkisini karısına da verebilir (tefvîz-i talâk) ki bu durumda kocanın boşama yetkisi devam eder ve her ikisinin de tek taraflı boşama yetkisi olur.[145] Böyle bir durumda, evliliğin sona erme ihtimalinin iki katına çıktığı söylenebilir. Günümüz batı ve Türk hukuk sistemlerinde boşama yetkisi sadece mahkeme hâkimine aittir; eşlerden biri ancak hâkimden boşanma talebinde bulunabilir. Talak esnasında şahit tutmak,[146] âlimlerin çok büyük çoğunluğunca, nikâhta şahit tutmanın şart veya rükün sayılmasının aksine, gerekli görülmemiştir. Böylece nikâhın kolaylığına kıyasla, talakın çok daha kolay olduğu görülmektedir. Burada talak yetkisini kullanan kocayı –veya yetkiyi alan kadını- dikkatli olmaya sevk edecek, keyfi ve kötüye kullanım, ani ve geri dönüşü zor karar vermekten alıkoyacak en temel hususun, Allah’a karşı hissettiği sorumluluk duygusu olduğu açıktır.

Talakın hükmü, nikâhın hükmünün değişmesi gibi, duruma göre değişmektedir. Mesela kadının dini konularda büyük günahlar işlemekte ısrar etmesi veya kadının şikâk sebebiyle ayrılma talep etmesi halinde boşamak mendûb sayılmıştır. Geçimsizlik, ahlaki zaaf veya sevginin bitmesi gibi gerekçelerle boşamak mubah sayılmıştır. Hiçbir sebep yokken boşamak, kadına zarar vermek anlamına geldiği için, mekruh veya bazı âlimlere göre haram sayılmıştır. Talakı sünnette belirtilen usule uygun yapmamak da (aybaşı halinde veya bir temizlik halinde cinsel ilişkiden sonra boşamak vb.) günah/haram sayılmıştır.[147]

Fesih الْفَسْخُ: Usulüne uygun yapılmış olan sahîh bir nikâh akdinin hüküm ve sonuçlarının belirli sebeplerle bozulmasıdır. Fesih bazen kendiliğinden olur, bazen mahkeme tarafından yapılır. Eşler arasında evlenme engeli bulunduğunun ortaya çıkması (öz kardeş, sütkardeş vb.) ve irtidât gibi durumlarda kendiliğinden fesh olur. Dengiyle evlenmeme halinde velinin itirazı üzerine mahkemenin ayırması ve buluğ muhayyerliğini kullanarak fesih gibi durumlarda mahkeme feshinden bahsedilir. Fesih nikâha derhal son verir. Fesih sebebi ortadan kalkarsa yeni bir nikâhla evlenebilirler. Nikâh feshedilince, boşama hakkı sayısında bir eksilme olmaz.

Tefrik التَّفْرِيقُ : Tefrik: Hâkimin bir gerekçeye bağlı olarak eşleri ayırmasıdır. Erkeğin boşama yetkisini tek taraflı kullanabilmesine karşılık; kadının bir gerekçeyle mahkemeye gitmesi söz konusu olmaktadır. Kadının mahkemeye gidebilme sebeplerini en sınırlı tutan Hanefîlerdir. Hanefîlere göre sadece cinsi ilişkiye engel kusurlar, akıl hastalığı, cüzzam, alaca hastalığı gibi ciddi durumlar, tefrik sebebi olabilir. Kocanın nafakayı/geçimi sağlayamaması veya sağlamaması, kocanın gâib veya mefkûd oluşu, kocanın fena muamele ve geçimsizliği gibi hususların tefrik sebebi kabûl edilip edilmeyeceği tartışmalıdır. Bunları tefrik sebebi saymayan âlimler, evliliği sona erdirmek yerine, sorunun başka yollardan çözülerek ailenin yıkılmaması gerektiğini açıklamaktadırlar. Eşlerden birinin zinâsı, nikâhı bozmaz ancak diğer eş isterse bunu bir boşanma sebebi yapabilir. Tövbe etmeyerek zinâya devam eden bir erkek veya kadınla evlenmek veya evli kalmak da caiz olmaz.[148]

Hakem: Eşler arasında karşılıklı anlaşmazlık yaşandığında yüce Allah, kadının ailesinden bir hakem ve kocanın ailesinden bir hakem belirlenmesini ve bu hakemlerin durumu düzeltmeye çalışmasını emretmiştir.[149] Ayette hakemlerin boşama yetkisi üzerinde durulmamıştır. Hanefîler ve Hanbelîlere göre, hakemlerin boşama yetkileri yoktur. Mâlikîlere göre, boşama veya muhâleaya hükmetme yetkileri vardır. Şâfiîlerde bir rivayette boşama yetkileri var, diğerinde yoktur.

Îlâ الإيلاء: Kocanın, dört ay veya daha üzün süreli olarak eşine yaklaşmama yeminidir.[150] Cahiliyede bir talak çeşidi olarak görülürken, İslam buna özel hüküm getirerek dört ayla sınırlamıştır. Koca, dört ay içinde yemininden dönerse, yemin keffareti öder ve evliliğe devam eder. Dört ay içinde dönmediği takdirde, Hanefîlere göre nikâh doğrudan/kendiliğinden sona erer ve bu bâin talaktır. Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîlere göreyse, kadın mahkemeye başvurmalıdır.

Zıhâr الظِّهَارُ: Kocanın, eşini annesi vb. bir mahremine veya onun bir uzvuna benzeterek kendine haram kılmasıdır. Cahiliyede bir talak çeşidi idi. İslam buna özel hüküm getirdi. Zıhâr yapmak haramdır.[151] Zıhârda eşler ayrılmış olmazlar ancak koca, keffâreti yerine getirmeden eşine yaklaşamaz. Keffâreti yerine getirmemekte direnen koca, mahkeme tarafından buna zorlanır. Normalde ibadetlerde zorlama olmamakla birlikte, burada kadın zarar gördüğü için zorlama caiz görülmüştür.

Liân / Mülâane اللِّعَانُ / مُلاَعَنَةً: Kocanın hanımına zinâ isnad etmesi fakat bunu dört şahitle ispat edememesi halinde mahkemede usulünce yapılacak işlemler sonunda ayrılmalarıdır.[152] Herhangi birine yönelik zinâ isnadının dört şahitle ispat edilmesi gerekir.[153] zinâ isnadı dört şahitle ispat edilemezse, isnadda bulunanlara 80 sopa gerekir ve ebediyen şahitliği kabûl edilmez.[154] Mülâane bir ceza davası değil, boşanma davasıdır. Mülâane sonunda eşler ayrılı ve varsa çocuk babasız sayılır. Mülâane, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ebedî evlenme engelidir; bu kişilerin bir daha birbiriyle evlenmeleri mümkün değildir. Hanefîlere göreyse, mülâane geçici evlenme engelidir; koca iftira attığını itiraf ederse, kendisine 80 sopa vurulur ve bundan sonra isterlerse tekrar evlenebilirler.

Hul’/Muhâlea الْخُلْعُ / مُخَالَعَةً: Kadının teklif ettiği bir bedel karşılığında kocanın ayrılmaya razı olmasıdır.[155] Bedel, mehrin iadesi veya başka herhangi bir miktarda mal olabilir. Bedelin, mehirden fazla olması bazı âlimlerce mekruh, bazılarınca haram görülmüştür.

İrtidât: İslam dininden çıkmak, nikâhı da iptal eder. Zaten Müslüman olmayanlarla evlilik, ehli kitabın namuslu kadınları hariç, yasaklanmıştır. İrtidât halinde nikâh derhal sona erer, mahkeme kararına gerek yoktur. Karı-koca birlikte irtidât ederlerse, araları ayrılmaz, tekrar İslam’a dönerlerse nikâhları devam eder. Müslüman kadın, Hristiyan veya Yahudi olursa yahut Hristiyan kadın Yahudi, Yahudi kadın Hristiyan olursa, nikâh devam eder çünkü böyle bir evlilik ilkten caizdir.

Ölüm: Hayatı bitiren ölüm, nikâhı da bitirir. Ancak kocası ölen kadın, önceki nikâha bağlı sonuçlardan biri olarak iddet bekler.

Evliliği sona erdiren durumlar, nikâhı sona erdirse de, boşanan eş dışındaki kişilerle aile bağları devam eder. Çocuklar, kayın valide ve kayınpederle evlenme yasağı ve benzerleri gibi.

 

21. Evliliğin Sona Ermesinin Neticeleri

Nikâh, yukarıda sayılan yollardan herhangi biriyle sona erdiğinde, öncelikle ortaya çıkan sonuçlar, kadının iddet beklemesi ve bu sürede önceki kocasından nafaka almasıdır. Talâk ve vefat iddetleri farklıdır. Âlimler, boşanan eşin nafakası konusunu ele alırken, genellikle çocuğun nafakası, usûl-furû’ nafakası ve diğer akrabaların nafakası konularına da değinmişlerdir. Şayet boşanan veya kocası ölen kadının çocuğu varsa veya iddet süresi içinde doğarsa, çocuğun nesebi, süt emzirilmesi ve bakımı (hadâne) konuları da gündeme gelmektedir.

Kadının İddeti

İddet; Boşanan veya kocası ölen kadının, başka bir evlilik yapmadan beklemesi gereken süredir. Yüce Allah, talâkın iddeti gözeterek yapılmasını ve iddetin titizlikle sayılmasını emretmiştir.[156] İddet bekleyen kadınla nikâh yapmak veya açıktan evlilik teklif etmek harâmdır ancak ta’rîz (üstü kapalı dokundurma) yapılabilir.[157]

Kadınının iddet beklemesini gerektiren sebepler şunlardır: 1. Kocanın ölmesi. Halvet veya duhûl olup olmaması fark etmez. 2. Sahîh nikâh sonrası halvet veya duhûl olduktan sonra boşama. Halvet veya duhûl olmamışsa, iddet beklemez. 3. Fasit nikâh sonrası duhûl olmuşsa. Bu sebeplerden biri varsa, iddet farzdır. Koca, iddet beklemez.

İddet süresi, kadının durumuna ve iddetin sebebine göre farlılık arz etmektedir. İddet, aybaşı, gün hesabı veya hamileliğe göre olabilmektedir. “Boşanmış kadınlar, kendiliklerinden üç kar’ beklerler[158] ayeti gereğince, hamile olmayan ve aybaşı gören normal kadınlar, kar’ kelimesinin anlamındaki ihtilafa bağlı olarak, Hanefîler ve Hanbelîlere göre üç aybaşı; Mâlikîler ve Şâfiîlere göreyse üç temizlik hali beklerler. Boşanmış fakat aybaşı görmeyen kadının iddeti, üç kamerî aydır.[159] Kocası ölen kadının iddeti ise dört kamerî ay ve on gündür.[160] Kocası ölen kadın, iddet süresince evinden başka yerde gecelememe, koku sürmeme ve süslenmeme şeklinde yas tutar.[161] Hamile kadının iddeti, hamileliğin sona ermesidir.[162] Aybaşı görmeyen kadının iddeti ile hamile iken kocası ölen kadının iddeti konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.

 

Kadının İddet Nafakası ve Mesken Hakkı

İddet nafakası, talâkın ric’î veya bâin olmasına göre değişmektedir. Ric’i talâk iddetinde kadının nafakası, ittifakla kocaya aittir.[163] Bâin talâk iddetinde eğer kadın hamileyse, yine nafakası ittifakla kocaya aittir.[164] Bâin talâk iddetinde eğer kadın hamile değilse, Hanefîlere göre nafakası kocaya aittir; diğer mezheplere göre ise bu kadının nafaka hakkı yoktur. Şâfiîler, bâin talâk iddeti bekleyen kadının sadece süknâ (barınma) hakkını kabûl ederler. Bu konudaki ihtilafın temel kaynağı, Talâk, 65/7’in farklı yorumlanmasıdır. İddet nafakasını açıklayan ayetler şöyledir: “Boşadığınız kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun ve onların imkânlarını daraltmak yoluyla kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın. Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin ve aranızda güzelce konuşup anlaşın. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir. Eli geniş olan, genişliğine göre nafaka versin. Rızkı kısılmış bulunan da Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, bir kişiye ne vermişse ancak onu yükler; (kimseye gücünün üstünde bir teklifte bulunmaz).”[165]

Kocanın ölümü sebebiyle beklenen iddette ise nafaka yoktur. Zira kadın, kocasından miras almaktadır.[166]

 

22. Eşlerin Ayrılığı Sonrası Çocuğun Velayet ve Bakımı

Eşlerin ayrılması ile ailenin dağılması söz konusu olmakla birlikte, ana-baba ile çocuklar, dede-nine ve torunlar, kardeşler ve diğer nesep hısımları arasındaki aile ilişkileri devam eder. Eski eşin usul ve fürû’u ile evlenme engelleri de devam eder.

Çocuğun şahsı ve malı üzerindeki velayet, ilke olarak, hem evlilik devam ederken hem de eşler ayrıldıktan sonra, babaya aittir. Baba bulunmadığında velayet, babadan dede ve sırasıyla diğer erkek yakınlara geçer. Hiç erkek yakını bulunmadığında annesi ve onun yokluğunda sırasıyla diğer bir kadın akrabaya geçer. Gerektiğinde hâkim uygun birini tayin eder.

Çocuğun fiili bakımı ve terbiyesi (hadâne) ise, ilke olarak, hem evlilik devam ederken hem de eşler ayrıldıktan sonra, anaya aittir. Annesi bulunmadığında, sırasıyla nineler, kız kardeşler, teyzeler, kız kardeşin kızları ve halalar gibi kadın yakınlara geçer. Bu kadınlardan kimse yoksa baba ve onun yokluğunda sırasıyla diğer erkek akrabalara geçer. Gerektiğinde hâkim uygun birini tayin eder. Annenin hadâne görevini –süt emzirme dâhil- yerine getirmeye hukuki ve ahlaki açıdan zorlanıp zorlanamayacağı hususu, fakihler arasında tartışmalıdır. Normal bir annenin yavrusuna süt emzirmekten imtina etmesi beklenmez. Evlilik içinde, normal emzirme süresi iki yıl olup, ana-babanın karşılıklı rızası ve istişareyle daha önce sütten kesmeleri veya gerektiğinde ücret karşılığında bir sütanne bulmaları da mümkündür.[167]

 

Çocuğun Bakım Masraflarının Karşılanması

Hanefîlere göre, anne, çocuğun babası ile evli olduğu veya ric'î ya da bain talakla boşanmış olup da iddet beklemekte ise, çocuğun bakımı için ayrı bir ücret isteyemez. Çünkü bu sürelerde kocanın vereceği nafaka, çocuğun hadânesini de kapsar. Ancak bâin talakta kadın, emzirme için ayrı ücret isteyebilir. İddet bittikten sonra anne, çocuğun babasından emzirme ve hadâne için ayrı ücret isteyebilir. Yüce Allah, boşandıktan sonra çocuğunu emziren anneye, çocuğun babası tarafından emzirme ücreti verilmesini ve duruma göre aralarında istişareyle uygun (maruf) bir karar vermelerini, eğer anlaşamazlarsa, çocuğu baba hesabına başka bir kadının emzirmesini emretmiştir.[168] Burada çocuğun hadâne ve süt parası, annenin nafaka parasından farklı olmaktadır.

Çoğunluk âlimlere göre ise çocuğun bakımı için ücret alınamaz. Ancak elbiselerini yıkama ve yemek yapma gibi işler için ücret alınabilir.

Çocuğun bakım masrafları, kendi malı varsa önce ondan karşılanır, kendi malı yoksa babası karşılar, baba da yoksa nafaka sırası gelen diğer hısımlar karşılar.

 

Boşanan Eşlerin Çocuğu Görme Hakkı

Âlimler genellikle çocuğun her gün anne veya babasını görme hakkı olduğunu söylemişlerdir. Şâfiîler, makul birkaç günde bir görme hakkı olduğunu söylerler. Boşanan eşlerden herhangi birinin, çocuğun ana veya babasıyla görüşmesine engel olmaya hakkı yoktur. Değişen durumlara göre makul görüşme süre ve şartları kanun veya mahkeme kararıyla düzenlenebilir.

 

23. Akraba Nafakası

İslam hukuku kaynaklarında usul, fürû ve diğer akraba nafakası ve bakımı üzerinde de durulmuştur. Bu konudaki görüşlerin, daha çok dönemin örfüne bağlı olarak ictihad sonucu belirlendiği, dolayısıyla değişime açık olduğu görülmektedir. Özellikle günümüzde yaygınlık kazanan sosyal devlet anlayışı, geçmişte akrabalara yüklenen birçok görevin, devlet tarafından yüklenilmesini getirmiştir.

Usul nafakası konusunda, kural olarak, ana-baba zengin ise nafakalarını kendileri karşılar. Ana-baba fakir ise, çocukları, onlara bakmakla yükümlüdür. Gerektiğinde bu yönde mahkeme kararı çıkartılır. Âlimlerin çoğunluğuna göre, çocuğun nafaka sorumluluğu bakımından, ana-babanın dini de önemli değildir. Çocukların birden çok olması halinde, külfet miras payına göre mi yoksa eşit olarak mı paylaşılacağı hususu tartışmalıdır. Babanın çalışmaya gücü varsa, çalışmaya zorlanıp zorlanamayacağı da tartışmalıdır. Ağırlıklı görüş, babanın çalışmaya zorlanamayacağı, çocukları tarafından bakılması gerektiğidir. Usul nafakasının gerekli olması için mahkeme kararına gerek yoktur.

Fürû’ nafakası konusunda, baba, fakir ve kazanamayan çocuğuna bakmakla yükümlüdür. Anne varlıklıysa o da çocuğuna bakmakla yükümlü olur. Eğitim görmek ve askerlik yapmak da, çocuk için kazanamama sebebi sayılmıştır. Kazanabilen çocuğa karşı ana-babanın nafaka mecburiyeti yoktur. Kız çocuğu da kazanmaya başlarsa, ana-babasının nafaka mecburiyeti düşer. Fürû’ nafakasının gerekli olması için mahkeme kararına gerek yoktur.

Diğer akrabaların (kardeş vb.) nafakası konusuna, temel ilke, mahrem sayılan akrabalar arasında nafaka yükümlülüğü olduğudur. Ancak bu nafakanın gerekmesi için mahkeme kararı gerekli görülmüştür.

 

24. Aile Üyelerinin Birbirine Mirasçılığı

İslam miras hukukunun, dünya üzerindeki diğer sistemlerle karşılaştırıldığında, kendine özgü bir sistemi bulunmaktadır. İslam miras hukuku, bir taraftan aileyi koruyarak, diğer taraftan da ferdi koruyarak bir denge üzerinde bulunmaktadır. İslam miras hukuku, Nisâ sûresinin 11, 12, 13 ve 176. ayetleri başta olmak üzere, bazı hadisler ve âlimlerin içtihatları üzerine kurulmuştur. Cahiliye döneminde kadınlara pay verilmezken, duruma göre oranlar farklı olsa da, İslam hukukunda kadınlara pay verilmiştir.[169]

Mirasçılık sebepleri: Kan hısımlığı, evlilik ve velâdır (muvâlât akdi).

Kan hısımlığı sebebiyle mirasçı olanlar, eshâbü’l-ferâiz, asabe ve zevi’l-erhâm olmak üzere üçe ayrılır.

Eshâbü’l-ferâiz; Belirli pay sahipleridir. Öncelikle bunları payları belirlenir. Karı, koca, baba, anne, kız, oğul kızı, öz kız kardeş, baba bir kız kardeş, anne bir erkek ve kız kardeşler, baba tarafından araya kadın girmeyen dedelerle anne ve baba tarafından nineler. Bunların hisseleri, diğer varislerin durumuna göre 1/2, 1/3, 1/4, 1/6, 2/3 veya 1/8 şeklindedir. Bu çeşitli durumlara “kırk hal” denir.

Asabe: Eshâbü’l-ferâiz’den arta kalanı, bunların yokluğunda ise terikenin tamamını alırlar. Asabe kendi içinde asabe-i nesebiyye ve asabe-i sebebiyye diye ayrılır. Asabe-i nesebiyye de binefsihi, bigayrihi, maa’l-gayr diye ayrılır. Asabe-i sebebiyye, köleyi azat edendir.

Zevi’l-erhâm: Kızın çocukları, anne bir amca, dayı ve teyze gibi uzak akrabalardır. Hanefî ve Mâlikîler, ilk iki grupta kimse bulunmadığında bunlara pay verirler.

Evlilik yoluyla mirasçı olan sadece eşdir (karı veya koca).

Muvâlât akdi, iki kişinin birbirlerini Mevlâ olarak tanımalarına dayanır. Sadece Hanefîlerde mirasçılık sebebidir.

Hanefîler ve Hanbelîlere göre varislerin sıralaması şu şekildedir: Eshab-ı ferâiz, kan sebebiyle asabe, azat sebebiyle asabe, red alan eshâb-ı ferâiz içindeki mirasçılar (karı ve koca hariç), zevi’l-erhâm, mevla’l-muvâlât, ikrar yoluyla nesebi sabit olanlar, üçte birden fazla vasiyete muhatap olan mûsâ leh, hazine/beytülmal.

Mirasçı olmanın şartları, murisin ölmesi, o esnada varisin hayatta olması ve mirasa engel bir durumun bulunmamasıdır. Birlikte ölenler birbirlerine mirasçı olamazlar. Anne karnındaki çocuğun (cenin) miras payı ayrılır; sağ doğarsa alır. Murisini kasıtlı öldürmek, mirasçılığa engeldir. Din farkının mirasa engel olup olmadığı tartışmalıdır.

Muris, hiçbir varisi mirastan men edemez. Miras cebridir; otomatik olarak varisin zimmetine geçer. Varisler ölenin borcundan terike kadar sorumludur. Vârislere vasiyet yapılamaz. Diğer kişilere yapılan vasiyet de terekenin 1/3’ünü geçemez. Miras sisteminde nimet-külfet dengesi gözetilir; Kadınların ve diğer bazı varislerin duruma göre daha az alması, bu şekilde izah edilir. Erkeklere toplum işlerinde (velayet, diyet ödeme, cihad vb.) ve aile içinde yüklenen maddi sorumluluklarla (mehir, nafaka) bağlantılıdır. Varislerin kendi rızaları ile (hepsi reşit ve hazır olmak şartıyla) mirası istedikleri şekilde (eşit vb.) paylaşması caizdir. Anlaşamadıkları takdirde kazâî taksim yoluna gidilir. Yakın akrabanın varlığı halinde uzak akraba mirastan kısmen (hacb-i noksân) veya tamamen (hacb-i hirmân) engellenir. İslam hukukunda nesep babadan devam eder, kızın çocukları zevi’l erhâm’dır.

 

   Sonuç

   İslam dini aileye büyük önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim’deki ahkâm ayetlerinin büyük çoğunluğu, evlenme, boşanma ve miras gibi aile konularıyla ilgilidir. Ahkâm hadislerinde de durum aynıdır. Buna bağlı olarak fıkıh kaynaklarında en çok üzerinde durulan konular, aile konularıdır. Aile, ilk insanlardan beri gelen ve cennette de devam edeceği bildirilen önemli bir kurumdur. Aile, kadın ile erkek arasında nikâh ile kurulmakta, çocuklar doğum ile buna katılmakta ve diğer akrabalarla genişlemektedir. Nikâh, oldukça kolay ve masrafsız bir akittir. Kişinin durumuna göre nikâhın hükmü değişmektedir. Ailede sevgi ve merhamet temelinde iyi geçim ve yardımlaşma esastır. Aile olmak, eşler arasında, ebeveyn ile çocuklar arasında ve diğer akrabalar arasında bir takım haklar ve sorumluluklar getirmektedir. İnsanın yaratılış amacına uygun olarak, ailenin de asıl amacı, insanın Rabbine kulluğunu gerçekleştirmesidir. Evlilikte sorunlar çıktığında, bunları aşmak üzere, nasihat ve hakeme gitmek gibi bazı yolları gösterilmiştir. Evlilik çekilmez hale geldiğinde, boşanmaya izin verilmiştir. Ancak eşlerin boşanmış olsa da, çocukları üzerindeki ebeveynlik hak ve sorumlulukları devam etmektedir. İslam dini, boşama yetkisi ve mali harcamalar gibi konularda, tarafların rızalarına bağlı olarak, farklı uygulamalara izin vermektedir.

 

 

 

Kaynaklar

Acar, Halil İbrahim. İslam Aile Hukuku. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017.

Apaydın, H. Yunus. “İslam Hukukunda Aile”. Günümüzde Aile. 135-150. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2007.

Aydın, Mehmet Akif. “Aile”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 2/ 196-200. İstanbul: TDV Yayınları, 1989.

Bakkaloğlu, Abdussamet. “Tefviz”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 40, 310-311. İstanbul: TDV Yayınları, 2011.

Birsin, Mehmet. İslam Aile Hukuku. İstanbul: Çıra Yayınları, 2019.

Çolak, Abdullah. İslam Aile Hukuku. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2. Baskı, 2019. el-Mevsûa’tül-fıkhiyye el-Küveytiyye. Küveyt: 2004.

Esen, Hüseyin. “Kolaylık Açısından İslam’da Nikâh”. Dinlerde Nikâh- Tartışmalı İlmi Toplantı. 57-103. İstanbul: İSAV, 2012.

Genç, Mustafa. “İslam Hukukunda Ailenin Önemi ve Evlilik Hayatının Faydaları”. Sosyal Bilimler Dergisi. (Kasım 2018): 272-294, 5/30.

İbn Abidin. Haşiyetü İbn Abidin (Reddü’l-muhtar). İstanbul: Kahraman Yayınları, 1984.

İbn Hazm. el-Muhalla. tah. Muhammed Münir ed-Dımaşki. Kahire: Dârü’t-Türas, ty.

İbn Kudâme. el-Muğni. nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî - Abdülfettâh Muhammed el-Hulv. Kahire: 1406-1411/1986-1991.

İbn Rüşd. Bidâyetü'l-müctehid ve nihayetü'l-muktesıd. Kahire: el-Mektebetü't-Ticariyyeti'l-Kübra, ty.

Kahveci, Nuri. İslam Aile Hukuku. İstanbul: Hikmetevi Yayınları, 2. Baskı, 2017.

Kahveci, Nuri. İslam Hukuku Açısından Nişanlılık. İstanbul: Hikmetevi Yayınları, 2016.

Kahveci, Nuri. İslam’a Göre Aile Bireylerinin Sorumlulukları. İstanbul: Hikmetevi Yayınları, 2017.

Köse, Saffet. “Aile Hukuku”. İslam Hukuku El Kitabı. 281-371. Ankara: Grafiker Yayınları, 7. Baskı, 2018.

Köse, Saffet. Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu. Konya: Mehir Vakfı, 7. Baskı, 2017.

Nevevî. el-Mecmu’ şerhu'l-mühezzeb. Beyrut: Dârü'l-Fikr, ty.

Serahsî. el-Mebsût. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1982-83.

Şeyhîzâde Damad Efendi. Mecme‘u’l-enhur fî şeri mültea’l-ebhur. İstanbul: ty.

Yaman, Ahmet. İslam Aile Hukuku. İstanbul: MÜ İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 21. Baskı, 2017.

Zemahşerî. el-Keşşâf. Beyrut: 3. Baskı, 1407 h.

Zeydan, Abdülkerim. El-Mufassal Fî Ahkâmi'l-Mer'e Ve'l-Beytü'l-Müslim Fi'ş-Şeriati’l-İslâmiyye. Beyrut: Müessesetü'r-Risâle, 1992-1993.

Zühaylî, Vehbe. el-Fıkhü’l-İslami ve edilletühü. Dımaşk: Dârü'l-Fikr, 2. Baskı, 1985/1405.

[1] Mehmet Akif Aydın, “Aile”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), 2/ 196.

[2] el-Mevsûatü’l-fıkhiyye el-küveytiyye, “ehl” ve “ehlü’l-beyt” maddelerini, “âl” maddesine yönlendirmiştir. Bk.“ehl”, 7/100; “ehlü’l-beyt”, 7/104.

[3] Hûd 11/72-73.

[4] el-Mevsûatü’l-fıkhiyye el-küveytiyye, “âl”, 1/97-98. Burada âl tabirinin, vakıf ve vasiyet konularındaki kullanım üzerinde durulmuştur. Ayrıca özel bir kullanım olarak “Peygamberin âli” tabiri ele alınarak, onlara özel hükümler olmak üzere zekât, ganimet, fey, salavat, imamet/hilafet (devlet başkanlığı) gibi hususlar üzerinde durulur.

[5]Örnek olarak bk. Muhammed Mustafa Şelebi, Ahkâmü'l-üsra fi'l-İslâm, (Beyrut: Dârü'n-Nehdati'l-Arabiyye, 1977), Abdüsselam Buhüş- Abdülmecid Şefik, Müdevvenetü’l-üsra, (Rabat: Darü’l-Eman, 2003/1424.)

[6] el-Mevsûatü’l-fıkhiyye el-küveytiyye, “üsra”, 4/223-224.

[7] Örnek olarak bk. Muhammed Kadri Paşa, el-Ahkâmü'ş-şer'iyye fi'l-ahvâli'ş-şahsiyye, Dirase ve tah. Muhammed Emin Sirac- Ali Cum’a Muhammed (Kahire: Darü’s-Selam, 2006/1427). Kadri Paşa’nın (ö. 1306/1888) bu eseri, fıkhı, Roma hukuku esasına göre kanunlaştırma gayretinin bir ürünüdür.

[8] en-Nisâ 4/1-2.

[9] ez-Zâriyât 51/56.

[10] en-Nûr 24/32.

[11] el-İsrâ 17/32.

[12] Erkek eşcinselliği hakkında bk. en-Nisâ 4/16; el-A’râf 7/80-81; eş-Şuara 26/165-166; en-Neml 27/54-56; el-Ankebût 29/28-29. Kadın eşcinceliği hakkında bk. en-Nisâ 4/15. Aybaşı halindeki kadına yaklaşma ve dübürden yaklaşma hakkında bk. el-Bakara 2/222. Ayrıca dübürden (makat) ilişkiyi yasaklayan çok sayıda hadis bulunmaktadır.

[13] Aile hukukuyla ilgili ayetlerin sayısı 70 civarındadır. Ayrıca aile konusunda yüzlerce hadis bulunmaktadır.

[14] es-Serahsî’nin el-Mebsût adlı eseri ve el-Mergînânî’nin el-Hidâye adlı eseri örnek olarak zikredilebilir.

[15] Müslim, Tirmizî ve İbn Mâce örnek olarak zikredilebilir.

[16] er-Rûm 30/21.

[17] el-Bakara 2/187.

[18] el-Hucurât 49/13.

[19] Müslim, “Zekât”, 16.

[20] el-Müminûn 23/5-7; en-Nûr 24/30-31; el-Ahzâb 33/35.

[21] Buhârî,”Ezan”, 36; “Hudûd”, 19.

[22] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/256-257.

[23] Muhsan olan ile muhsan olmayanın zinâsı arasında, uygulanacak ceza bakımından fark olması, fiilin zinâ sayılması bakımından önemli değildir.

[24] Hata sonucu yaşanan cinsel birliktelikler (eşi sanma vb.) zinâ sayılmamaktadır.

[25] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûkı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmûsu, II, 44-45; Mustafa Genç, “İslâm Hukukunda Ailenin Önemi ve Evlilik Hayatının Faydaları”, Sosyal Bilimler Dergisi, 5/30 (Kasım 2018), 284.

[26] en-Nisâ 4/21.

[27] el-Bakara 2/187, 229-230; en-Nisâ 4/11-13; el-Mücâdele 58/4; et-Talâk 65/1.

[28] Buhârî,” Nikâh”, 3; Müslim, “Nikâh”, 1; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 1; Tirmizî,” Nikâh”, 1; Nesâî, “Nikâh”, 3; İbn Mâce, “Nikâh”, 1.

[29] Benzer lafızlarla: Buhârî, “Nikâh”, 1; Müslim, “Nikâh”, 5; İbn Mâce, “Nikâh”, 1; Nesâî, “Nikâh”, 4.

[30] el-Hadîd 57/27. Burada İslâm dışındaki bazı din adamlarının (rahip, rahibe vb. ) evlenmesinin yasak edildiğini hatırlamak gerekir. Evlenme yasağının insan tabiatına aykırı olduğu açıktır. Boşanma yasağı da böyledir.

[31] en-Nûr 24/32.

[32] Tirmizî, “Fedâilu’l-cihâd”, 20; Nesâî, “Nikâh”, 5.

[33] El-Mevsûatü’l-fıkhiyye, “Nikâh”, 41/210-212.

[34] El-Mevsûatü’l-fıkhiyye, “Nikâh”, 41/212-216.

[35] El-Mevsûatü’l-fıkhiyye, “Nikâh”, 41/215-216.

[36] en-Nisâ 4/1; el-Hucürât 49/13.

[37] el-Furkân 25/54.

[38] el-Bakara 2/83, 177, 180, 215; el-Enfâl 8/75; el-Ahzâb 33/6; Muhammed 47/22; Buhârî, “Edeb”, 10, 13.

[39] Ebû Dâvûd, “İlim”, 1; Tirmizî, “Kur'ân”, 10.

[40] el-Hucürât 49/13.

[41] Buhârî, “Vesâyâ”, 11.

[42] el-Mümtehine 60/3.

[43] Liân konusu, evliliği sona erdiren durumlar başlığı altında ele alınacaktır.

[44] Bu hükmün en önemli delili şu hadistir: "Çocuk, yatağın (kadının sahibi) olan kocaya aittir. zinâ eden erkeğe (biyolojik baba) ise mahrumiyet (taş) vardır.” Buhârî,” Husûmât”, 6, “Hudûd”, 23, “Ahkâm”, 29; Müslim, “Radâ”', 36, 37; Ebû Dâvûd, “Talâk”, 34; Tirmizî, “Vesâyâ”, 5; İbn Mâce, “Nikâh”, 59.

[45] el-Ahzâb 33/4-5.

[46] el-Ahzâb 33/37.

[47] Müslim,” Nikâh”, 74, 75; Nesâî, “Nikâh”, 17; Tirmizî, “Nikâh”, 5.

[48]Sizden kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Çünkü bunu yaparsa üçüncüleri şeytan olur.” Buhârî, “Nikâh”, 111, 112; Müslim, “Hac”, 424.

[49] Buhârî, “Büyû‘” 64, 70; Müslim,” Nikâh”, 51-56.

[50] Buhârî, “Nikâh”, 15; Müslim, “Radâ”, 53.

[51] Müslim, “Radâ”, 64.

[52] İbn Mâce, “Nikâh”, 5.

[53] Buhârî, “Büyû’”, 34; Müslim, “Radâ”, 55; İbn Mâce,” Nikâh”, 7.

[54] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 3; İbn Mâce, “Nikâh”, 1. “Kocasını sevebilen doğurgan kadınla evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim.” Bu rivayet, zayıf kabul edilmiştir.

[55] Buhârî, “Nikâh”, 9.

[56] Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühü (Dımaşk: 1405/1985), 7/13.

[57] en-Nisâ 4/24-25; el-Mâide 5/5.

[58] İbn Mâce, “Nikâh”, 46; Tirmizî,” Nikâh”, 3.

[59] el-Bakara 2/221, 230, 235; en-Nisâ 4/22-25; Maide 5/5; el-Mümtehine 60/11.

[60] Örnek: “Nesepten haram olanlar, süt yoluyla da haram olurlar.” Buhârî, “Şehâdât”, 7; Müslim, “Radâ”', 1.

[61] Bk. El-Mevsûatü’l-fıkhiyye, “Nikâh”, 41/233 vd., 301; Saffet Köse, “Aile Hukuku” İslam Hukuku El Kitabı, (Ankara: Grafiker Yayınları, 2018) 287 vd.

[62] Buhârî, “Nikâh”,  68, 69; Müslim, “Nikâh” 87.

[63] Tirmizî, “Nikâh”, 6; Nesâî, “Nikâh”, 72; İbn Mâce,”Nikâh”, 21.

[64] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 31.

[65] el-Bakara 2/237.

[66] el-Bakara 2/236.

[67] en-Nisâ 4/4, 24.

[68] Buhârî, “Nikâh”, 29 .

[69] Müslim, “Nikâh”, 76.

[70] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 30, 31.

[71] el-Bakara 2/233.

[72] er-Rûm 30/21.

[73] en-Nisâ 4/19.

[74] Tirmizî, “Radâ”, 11.

[75] İbn Mâce, “Nikâh”, 50.

[76] Tirmizî, “Radâ’”, 11. Bu tür hadisler, Nisa 4/34. ayetin tefsiri mahiyetindedir. Yakın ifadelerle başka rivayetler de vardır.

[77] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 42.

[78] Buhârî, “Enbiyâ”, 1.

[79] Buhârî, “Nikâh”, 79

[80] Müslim, “Cennet”, 49.

[81] İbn Mâce, “Nikâh”, 51.

[82] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 42. Ayrıca bk. İbn Mâce, “Nikâh”, 51.

[83] Müslim, “Radâ`”, 61.

[84] Nesâî, “Nikâh”, 14; İbn Mâce, “Nikâh”, 5; Ebû Dâvûd, “Zekât”, 32.

[85] Buhârî, “Hayız”, 6.

[86] Tirmizî, “Radâ`” 10.

[87] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/191, ( No. 1661).

[88] Buhârî, “Âhad”, 1.

[89] ez-Zâriyât 51/56.

[90] et-Tahrîm 66/6.

[91] Zemahşerî. el-Keşşâf, (Beyrut, 1407 h.), 4/568.

[92] Zümer 39/15-16.

[93] Tevbe 9/24.

[94] Tâhâ 20/132.

[95] Buhârî, “Cum'a”, 11, “İstikrâz”, 20, ”Nikâh” 81, 90, “Ahkâm”, 1; Müslim, “İmâret”, 20.

[96] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 61; Muvatta’,” İsti’zân”, 24.

[97]Bir kimsenin üç kızı olup da, onları besler, merhamet eder, terbiye ederse, cennet ona vacip olur.” Ebû Dâvûd, “Edep”, 120, 121.

[98] Ebû Dâvûd, “Salat”, 25, 26. Ayrıca Lokmân’ın oğluna namaz ve diğer bazı hususları emretmesi hakkında bk. Lokmân 31/17.

[99] Buhârî, “Hibe”, 10-12; Müslim, “Hibât”, 9, 13, 19. Rivayetlerde lafız farklılıkları mevcuttur.

[100] İbn Kudâme. el-Muğnî, 6/256-259.

[101] Şeyhîzâde Damad Efendi, Mecme‘u’l-enhur fî şeri Mültea’l-ebhur (İstanbul: ty.), 2/610.

[102] İbn Kudâme. el-Muğnî, 11/380.

[103] en-Nisâ 4/36; el-En’âm 6/151; el-İsra 17/23-24; el-Ankebût 29/8; Lokman 31/14-15; el-Ahkâf 46/15-18; Buhârî, “Edeb”, 1; Müslim, “Îmân”, 137.

[104] Buhârî, “Edeb”, 1; Müslim,”Îmân”, 143, 144.

[105] en-Nisâ 4/135; et-Tevbe 9/23, 24, 114; el-Mümtehine 60/4.

[106] Lokmân 31/33.

[107] el-Bakara 2/215; en-Nisâ 4/, 1, 8, 36; er-Ra’d 13/21, 25; en-Nûr 24/22; Muhammed 47/22.

[108] Buhârî, “Edeb”, 11; Müslim, “Birr”, 18, 19.

[109] Buhârî, “Edeb”, 13.

[110] Buhârî, “Edeb”, 12; Müslim, “Birr”, 20, 21.

[111] Nesâî, “Zekât”, 82; Tirmizî, “Zekât”, 26.

[112] en-Nisâ 4/36.

[113] el-Beled 90/14-16.

[114] el-Enfâl 8/75. İleride aile üyelerinin birbirine mirasçılığa konusu ayrıca gelecektir.

[115] eş-Şuarâ 26/214.

[116] en-Nisâ 4/135; el-En’âm 6/152.

[117] el-Fâtır 35/18.

[118] et-Tevbe 9/24.

[119] en-Nisâ 4/3.

[120] en-Nisâ 4/129.

[121] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 39; Tirmizî, “Nikâh”, 42.

[122] Buhârî, “Nikâh”, 98; Müslim, “Radâ’”, 46, 47; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 39.

[123] Buhârî, “Nikâh”, 100, 101; Müslim, “Radâ’”, 41, 44; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 35. Bakire olarak evlendiği tek eşi Hz. Aişe idi.

[124] Müslim, “Radâ’”, 46.

[125] İbn Mâce, Nikâh, 47; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 38, 39; Tirmizî, “Nikâh”, 42.

[126] Buhârî, “Nikâh”, 109.

[127] el-Bakara 2/222-223.

[128] Tirmizî, “Tahâret”, 1084.

[129] Buhârî, “Âhâd“, 1.

[130] Buhârî,” Bed’u’l-halk”, 7.

[131] Tirmizî, “Radâ`”, 10.

[132] Buhârî, “Nikâh”, 84, 86.

[133] en-Nûr 24/27-29; Buhârî, “İsti’zân”, 13.

[134] en-Nûr 24/30-31, 60; el-Ahzâb 33/59.

[135] Tirmizî, “Radâ”, 16.

[136] Müslim, “Nikâh”, 123-124; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 32; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 50.

[137] en-Nisâ 4/22-24; en-Nûr 24/31.

[138] Ebû Dâvûd, “Salât”, 26.

[139] en-Nûr 23/58.

[140] en-Nisâ 4/34.

[141] en-Nisâ 4/128.

[142] en-Nisâ 4/35.

[143] İbn Mâce, “Nikâh”, 1.

[144] el-Bakara 2/229-232; et-Talâk 65/1-2.

[145] Abdussamet Bakkaloğlu, “Tefviz”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2011), 40/310-311.

[146] et-Talâk 65/2-3. Bu ayetteki şahit tutma, talâk sırasında değil, talâktan sonra süre sonuna gelindiğinde ric’at veya ayrılmaya şahit tutmak olarak anlaşılmış, bunun dahi hükmünün mendûb olduğu söylenmiştir.

[147] el-Mevsûa’tü’l-fıkhiyye, “Talâk”, 29/8-9.

[148] en-Nûr 24/3.

[149] en-Nisâ 4/35.

[150] el-Bakara 2/226-227.

[151] el-Mücâdele 58/1-4.

[152] en-Nûr 24/6-9.

[153] en-Nûr 24/2.

[154] en-Nûr 24/4, 23-24.

[155] el-Bakara 2/229.

[156] et-Talâk 65/1.

[157] el-Bakara 2/235.

[158] el-Bakara 2/228.

[159] et-Talâk 65/4.

[160] el-Bakara 2/234.

[161] Buhârî, “Cenâiz”, 30; Müslim, “et-Talâk” 9; Nesâi, “et-Talâk”, 55.

[162] et-Talâk 65/4.

[163] et-Talâk 65/1.

[164] et-Talâk 65/6-7.

[165] et-Talâk 65/7.

[166] en-Nisâ 4/12.

[167] el-Bakara 2/233.

[168] et-Talâk 65/6.

[169] en-Nisâ 4/7, 32-33.