İslâm’da Kadın: (Bir Mukayese)

İslâm dini, barış, adalet ve sevgiyi tevhid temelinde yükselterek insanlar arasında yerleştirmek üzere gönderilen bir dindir. İslâm, tüm insanlığa hitap eder ve ırk, asalet ve cinsiyete bağlı bir üstünlük ve ayrıcalığa yer vermez. Dolayısıyla kadın ve erkek de insanlık düzleminde denktirler. İslâm’dan önceki toplumlarda ise durum bu şekilde değildir, kadının konumu çoğu zaman erkekten aşağıdadır. Kadına hak ettiği yeri İslâm, yeniden kazandırmıştır. Bu çalışmada öncelikle İslâm’ın kadına bakışı söz konusu edilecek, ardından Eski Yunan, Roma, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Hint kültürlerinde kadının konumuna değinilecek ve sonrasında İslâm’ın kadına bakışı daha detaylı ele alınarak kadının İslâm’daki ve mezkûr din ve kültürlerdeki konumu kıyaslanacaktır.

İslâm’da Kadın: (Bir Mukayese)

Ziya KAZICI, Prof. Dr., İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Sayfa: 57-72

Giriş

Bilindiği gibi İslâm’da, insanların yaratılıştan gelen cinsiyet, soy gibi özelliklerine veya dünyevi statülerine bağlı bir üstünlük söz konusu değildir. Aksine üstünlük, takva ve görevleri gerektiği şekilde, hakkıyla yerine getirme ilkesine bağlıdır. İslâm’dan önceki bazı din ve sistemlerde, asalet, etnik köken, cinsiyet gibi özellikler üstün sayılma sebepleri idi. Dolayısıyla belli ailelere mensup olmamak, belli bir ırktan gelmemek veya kadın olmak adaletsizlik ve eşitsizliğe maruz kalmayı beraberinde getirirdi. İslâmiyet’ten önceki süreçlerde kadın da bu bağlamda haklarının birçoğundan mahrum bırakılmıştı.

Hz. Peygamber, tüm diğer açılardan olduğu gibi kadın dünyası ve kadın haklarının korunması bakımından da insanlığa rehberlik olarak gönderilmiş, cenneti anaların (kadınların) ayaklarının altında olduğunu dahi ifade etmişti.

 İslâm’ın ilk emri ve Kur’an’ın ilk âyeti, “oku” diye tercüme edebilir bir kelimedir. Bu ayet, Hz. Peygamber’in şahsında tüm İslâm dünyasına hitap etmiştir. Yani Allah’ın emrini yerine getirmekle yükümlü tutulan muhataplar, belirli bir topluluk, sınıf veya cinsiyete sahip olan ayrıcalıklı kişiler değildir. Tüm Müslümanlar bu emrin muhatabı olup emrin gereğini ifa etmek zorundadır. İslâm ilim tahsilini herhangi bir insan sınıfıyla sınırlı tutmamış, kadın ve erkek arasında da bir ayrım gözetmemiştir. Hem erkek hem de kadın ilim tahsil etmekle vazifelidirler. Ne biri diğerinden üstündür ne de birinin bu görevi yerine getirmesiyle diğerinin üzerinden sorumluluk düşmüş olur.

Bilindiği üzere aile, iki kişi arasında sevgi ve bağlılık temeli üzerine bina edilmiş bir şirket gibidir. Kur’an-ı Kerim’de “Sizin için kendileri ile ülfet ve ünsiyet peyda edesiniz diye nefislerinizden zevceler yaratması ve aranızda bir sevgi ile rahmet icad etmesi de O’nun kudretine delâlet eden âyetlerdendir. Bütün bunlarda düşünen bir kavim için ibretler vardır.[1] denmektedir. Bu ortaklığın, müşterek olarak yerine getirilmesi gereken sorumlulukları vardır ve bireysel sorumluluklar da fertlerin yaratılış özelliklerine göre belirlenmiştir. Böylece erkek ve kadın arasında İslâm’ın ön gördüğü, temeli sevgiye dayanan sağlam bir birliktelik kurulmuş olur.

Biz, İslâm’ın, kadınlara fıtratlarına uygun bir biçimde verdiği hakları ve insanlık âleminin yarısını teşkil eden bu cinsi, nasıl şerefli kıldığını görmek için kendinden önceki tarihi süreçleri kısaca gözden geçirmek istiyoruz. Çünkü doğru bir değerlendirme yapabilmek için farklılıkları kıyas etmek gerekir. Bunun için – bir makale çerçevesinde – İslâm’dan önceki dinî ve felsefî sistemlerin kadına bakışını biraz irdelemek istiyoruz ki İslâm’ın kadın konusundaki anlayışını hakikatiyle anlama yoluna girmiş olalım. Ayrıca günümüzde yanlış bilinen bazı meselelerin doğrusunu da böylelikle görebiliriz.

İslâm, kadını saygıdeğer bir varlık olarak görür ve ailenin temel bir direği olduğunu kabul eder. Halbuki kadın, İslâm gelmeden önce değersiz sayılırdı. Hatta onun aşağı statüde bir varlık olduğu ve yaratılış gayesinin yalnızca erkeklere hizmet etmek olduğu kabul edilirdi. İslâm, bu tutuma karşı savaş açar; kadının, her bakımdan erkekle eşit olduğunu ilan eder. Bu konuda Kur’an, “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, zevcesini de kendisinden halk edip birçok erkek ve kadınları yeryüzüne yayan Rabbinizden sakınınız.[2] demekte ve her iki cinsin de eşit olduğunu, yaratılış bakımından aralarında bir fark bulunmadığını belirtir.

Ana hatlarıyla temas ettiğimiz İslâm’a göre kadın haklarına daha geniş bir şekilde değinmeden önce İslâm’dan önceki din ve kültürlerde kadınlığın nasıl kabul edilip anlaşıldığına temas etmek isteriz.

 

1.  Eski Yunan’da Kadın    

Eski Yunan’da kadın, aşağı derecede bir varlık sayılır ve her türlü haktan yoksun bırakılırdı. Sadece ev işlerinde çalışabilirdi ve herhangi bir tasarruf hak ve yetkisine sahip değildi. Kocası, kadını isterse döver isterse bir başkasına hediye ederdi ve kadın kölelerle bir tutulurdu. Kız çocuklar mirastan pay alamazdı. Sadece erkek çocuklar mirasta pay sahibiydi. Kadın erkeğin emanetini taşımaktan başka fonksiyonu bulunmayan bir konumda görülürdü.[3]

Kadın yeryüzündeki bütün kötülüklerin sebebi sayılırdı. Yunan mitlerinden birinde şöyle anlatılır: Zeus, Prometheus’a kızdığı için erkeklerden öç almak ister. Bu amaçla sevimli ve güzel bir şey yaratır. Bütün tanrılar onu, peçelerle, çiçeklerle ve altın bir taçla donatırlar. İsminin ise “herkesin armağanı” anlamında “Pandora” olmasına karar verirler. Zeus bu “felaket”i yeryüzüne indirir. Artık kadın, erkekler için en büyük düşman olmuştur.

Bir görüşe göre de kötülüklerin sebebi Pandora’nın kendisi değil, merakıdır. Buna göre tanrılar, içini zararlı şeylerle doldurdukları bir sandığı Pandora’ya verir ve onu açmamasını söylerler. Pandora merakına yenik düşer ve sandığın içinde ne olduğunu öğrenmek ister. Bir gün sandığın kapağını açar. Sandığın içinden çıkan türlü kötülükler etrafa saçılır. Pandora, kapağı büyük bir korkuyla geri kapar. Ama iş işten geçmiştir. Böylelikle Zeus, insanları kadının varlığıyla cezalandırmıştır.[4]   

Yukarıda kısaca temas ettiğimiz bu ifadeler, bir efsane (mitoloji) de olsa bir toplumun genel anlayışını, olay ve kişilere bakış açısını, folklorik bir ifadeyle halkın bu konudaki şuuraltı görüşünü ortaya koymaktadır. Böylece bu alanda hemen herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir kültür oluşmaktadır.

Böyle bir görüş ve anlayış, insanların zihinlerinde çocukluktan itibaren yer ettiğinde bunun izlerini silmek epeyce zor olmaktadır. Zira bu anlayış atalardan gelen bir kültür haline gelecektir. Bilindiği üzere kültürleri değiştirmek pek kolay olmaz.[5] Burada şuna da işaret edelim ki bu düşünce ve buna bağlı olarak ortaya çıkan anlayış, daha sonra bazı özellikleri ile Hıristiyanlığa da geçecektir. Biraz sonra, yani “Hıristiyanlıkta Kadın” konusu işlenince buna temas edilecektir. 

 

2.  Roma’da Kadın

Roma, çoğu toplumun hukukuna öncülük etmiş olup, inanç hususunda Yunan’ın tesirinde kalmıştır. Bu nedenle, bazı ilahları Yunan tanrıları ile neredeyse aynı özellikleri taşırlar. Örneğin, Yunan’ın Zeus’u, Roma’da Jüpiter’e büyük oranda benzerlik gösterir. Roma’da da kadının durumu Yunan’daki gibidir. Erkek, ailenin reisi olup karısı ve çocukları üzerinde sınırsız yetkilere sahiptir. Hatta o, çoğu zaman karısını öldürmeye varan bir salahiyetin tatbikçisidir. Erkek, bu yetkiye dayanarak onlara istediğini yapabilir.[6] Geniş yetkilerle donatılmış olan baba, istediği kimseleri ailesine alır istemediklerini de almaz. Bu durum, özellikle kız çocuklarını kapsar. Kız, mal sahibi olamaz. Eğer bir kazanç elde ederse bu kazanç babanın malına eklenir. Kız, buluğa erse veya evlense de bu uygulama değişmez. Evlilik, karşılıklı rıza ile kurulmuş ve taraflara eşit haklar veren bir yapı değildir. Genç kız evlenince şu üç yoldan biriyle, kocası ile  “Reislik Akdi” denilen bir akit daha yapar:

  1. Dinî bir törenle, din adamının huzurunda.
  2. Kocanın karısını satın almasıyla.
  3. Evlendikten sonra bir sene devamlı münasebetle.

Bu akitlerden biri yapıldığında baba, kızı üzerindeki yetkilerini kaybeder. Artık otorite kocaya geçmiş olur. Böyle bir uygulama, kadının tam ehliyet sahibi olmadığının gösterir. On iki Levha Kanunu, şu üç özelliği ehliyeti noksanlığı (hacir) sebebi sayar: Yaş, aklî durum, kadınlık. Bu kural, Fransız kanununda da 1938 yılına kadar yer alır. Çünkü Fransa kanunu, temelini Roma kanunundan alır.[7] 

 

3.  Yahudilikte Kadın

Yahudilik’e gelince, o da kadın konusunda İslâm’dan önceki din ve sistemlerden pek farklı düşünmemektedir. Tevrat, Yahudi geleneklerinin bir derlemesi mesabesinde olup bazı hükümleri yüzyıllar içinde değişmiştir ve bazıları da birbirleriyle çelişmektedir. Bu bağlamda Alman Protestan Kilisesi Komisyonunun denetlediği Eski ve Yeni Ahit çevirisindeki şu cümleler manidardır: “Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Ahit = Tevrat ve İncil) gökten inmiş değildir. Eski Ahit 39 kitabıyla, dört İncil binlerce yılda yavaş yavaş gelişmiş ve son şeklini almıştır.”[8]  Tevrat’ta kadın meselesi de çelişkilerle doludur. Örneğin, Tevrat bazı yerlerde kadını güzel muameleye layık görürken, bazı bölümlerde de ondan lanetli bir yoldan çıkarıcı bir yaratık olarak söz eder. Bu nedenle Mûsevîler, kadına karşı farklı anlayışlara sahip olmuş ve buna bağlı olarak farklı muamelelerde bulunmuşlardır. Yahudilerden bir kısmı (bir taife) kızı hizmetçi mertebesinde tutarlardı. Babasının onu satma hakkı bile vardı. Babasının zürriyetinde erkek evlat yoksa ancak o zaman miras alabilirdi. Yahudi inancında Âdem’i yoldan çıkardığı için lanetli sayılan kadının doğum esnasında ölmesinin sebebi görevlerini gereği gibi yerine getirmemesidir. Halbuki ölüm hadisesini, dinî görevlerini hakkıyla yerine getirmemeye bağlamak, ilmî açıdan mümkün değildir. Bununla beraber Talmud’da -ki Tevrat’ın en büyük tefsiridir- şu bilgiye yer verilir:

“Üç suç yüzünden kadınlar doğum sırasında ölürler. Aybaşlarına aldırış etmedikleri için, hamur ayırmada ve sabbat kandilinin yakılmasında kusur işledikleri için.”[9]

Yahudi toplumunda hayız gören kadın, toplumsal yaşamdan tamamen çekilmek zorunda bırakılır. Kadınlar için koşulan şartlar o kadar ağırdır ki bunları yerine getirmek mümkün değildir. Bu durum, doğum esnasında ölen kadına dahi suç ithamında bulunmaya sebep olmuştur. Öyle ki, akıntısından temizlenen kadın, günah işlemiş sayıldığı için kefaret niteliğinde kurban sunmaya mecburdur. Tevrat’ın, Levililer bölümünde geçen şu ifadeler Yahudi anlayışı konusunda aydınlatıcı olmaktadır:

“Ve eğer bir kadının akıntısı olur ve bedeninde akıntısı kan olursa yedi gün murdarlığında kalacak ve ona her dokunan akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdarlığında üzerinde yattığı şey murdar olacak, üzerinde oturduğu her şey de adam esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşama kadar murdar olacaktır. Ve kadının oturmuş olduğu yatak yahut herhangi bir döşek üzerinde bir şey olursa adam o şeye dokunduğu zaman akşama kadar murdar olacaktır. Ve eğer bir adam onunla yatarsa ve kadının murdarlığı ona bulaşırsa yedi gün murdar olacak ve üzerinde yattığı her yatak murdar olacaktır.”

“Ve adet zamanında değilken bir kadının çok günler kan akıntısı olursa yahut adet zamanından fazla olarak akıntısı olursa, murdarlığı akıntısının bütün günleri adet günleri gibi olacaktır, murdardır. Akıntısının bütün günlerinde üzerine yattığı her yatak, kendisi için adet yatağı gibi olacak. Ve üzerine oturduğu her şey, adet murdarlığı gibi murdar olacaktır. Ve bu şeylere her dokunan murdar olacaktır. Esvabını (çamaşırlarını) yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşama kadar murdar olacaktır. Fakat akıntısından tahir olursa (temizlenirse) o zaman kendisine yedi gün sayacak ve ondan sonra temiz olacaktır. Ve sekizinci günde kendisi için iki kumru yahut iki güvercin yavrusu alacak ve onları kâhine toplanma çadırının kapısına getirecek. Ve kâhin, birini suç takdimesi, öbürünü de yakılan takdime olarak arz edecek. Ve kâhin, onun için murdarlığının akıntısından dolayı Rabbin önünde kefaret edecektir.”[10]

Görüldüğü üzere, ergenlik (bulûğ, yetişkinlik) çağına gelmiş bulunan her sağlıklı kadından gelen, doğal, biyolojik bir süreç olan âdet (regl), Yahudi anlayışında suç addedilmektedir. Bu suçun kefaret ve affı ise din adamları (haham) aracılığı ile ve kurban sunmakla mümkün olmaktadır.

Tıp bilimine göre hayızlı kadın, halsiz ve bir anlamda rahatsızdır. Bundan dolayı da dinlenmesi gerekir. Âdet zamanında rahim yolundaki kan damarları açık olup kadın mikrop kapmaya yatkındır. Bu süreçte cinsî münasebet, enfeksiyon riskini büyük oranda artırır. Kadının daha fazla yorulmaması ve hasta olmaması için hayız döneminde cinsî münasebet İslâm tarafından yasaklanmıştır. Fakat Yahudi anlayışının aksine, kadın sosyal hayattan tecrit edilmez, kadın ve temas ettiği nesneler pis sayılmaz ve bu doğal süreç suç ile ilişkilendirilmez. Yahudiliğin kadınlara bakışı ile ilgili daha pek çok bilgi bulunmasına rağmen biz, konuyu daha fazla uzatmamak için sadece Tevrat’ın Tekvin bölümünde verilen ve insanı hayretlere düşüren bir bilgi nakletmekle yetinmek istiyoruz. Böylece okuyucu, daha başka ve fazla söze gerek kalmadan Peygamber olan bir baba ile kızlarının durumunu hayretler içinde takip edip görmüş olur. 

“Ve Lut Tsoar’dan çıkıp dağda oturdu. Ve iki kızı onunla beraberdi. Çünkü Tsoar’da oturmaktan korktu. Ve o ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır ve bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur. Gel babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için onunla yatarız.” Ve o gecede babalarına şarap içirdiler ve büyük kız girip babası ile yattı. Ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ve vaki oldu ki, ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi. İşte dün gece babamla yattım. Bu gece da ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir onunla yat. Ve o gece dahi babalarına şarap içirdiler. Ve küçük kız kalkıp onunla yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Lut’un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar. Ve büyük kız bir oğul doğurdu ve onun adını Moab çağırdı. O, bugüne kadar Moablıların atasıdır. Ve küçük kız o da bir oğul doğurdu. Ve onun adını Ben-ammi çağırdı. O, bugüne kadar Ammon oğullarının atasıdır.”[11]

 Her gün, kutsal kitaplarında, bunun gibi pek çok metin okuyan binlerce Yahudi kızı acaba neler düşünür? Zira Allah’ın, büyük bir peygamberi olan Hz. Lut ve kızları ile ilgili böyle metinleri okuyan Mûsevî ailelerde gerek aile gerekse bütün bir kadınlık düşüncesi acaba nasıl ve ne şekilde gelişir? Kızların, erkek olmadığı için babaları ile yatmaları iftirası (dilim varmadığı için söyleyemiyorum) acaba insanı nereye kadar götürür?[12]  

 

4.  Hıristiyanlıkta Kadın

Hıristiyanlık anlayışına göre kadın Şeytanın oyuncağı olmuş, Âdem’e yasak meyveyi yedirerek aslî suç denilen günahı işletmiştir. O, günahın, fesat ve fitnenin anasıdır. Bu günah sebebiyle Allah’ın hükmü kadınların üzerindedir. Suç da devam etmektedir. Kadın daimi bir kötülük kaynağıdır. Nitekim Hz. İsa’nın doğumundan beş asır sonra yapılan Makun toplantısında, “kadınlar, Mesih’in annesi Meryem hariç (çünkü o da yarı ilahe durumundadır) Cehennem azabından kurtulucu değillerdir”[13] şeklinde bir karara varılmıştı. Benzer bir anlayış miladî 586 yılında yapılan bir toplantıda Fransızlar, kadının insan sayılıp sayılmayacağı münakaşasını yapıyorlardı. O, toplantıda bu soru şu şekilde cevap buluyordu. “Kadın, erkeğe hizmet için yaratılmış bir insandır.”[14] “Kadın Şeytanın oyuncağı olarak kabul edilen kadın, görüldüğü gibi bu yaratık (kadın) Âdeme yasak meyveyi yedirdiği için bütün bir kadınlık alemi kötülenmiştir. İlk dönem Hıristiyan din adamlarının Roma toplumunda gördükleri ahlaksızlık onları dehşete düşürmüştür. Onlar, bütün bu ahlaksızlıkların yegâne müsebbibi olarak kadını gördükleri için ondan uzaklaşmak istediler. İşin başlangıcında da şöyle bir görüş ortaya atılmış oldu:

“Kadın, günahın anası, fesat ve fitnenin kaynağıdır. Hislerini tahrik etmek suretiyle erkeği günaha sokan baş müessir odur. Bu sebeple Cehennem’in kapısıdır. Kadın, üstelik bütün beşerî musibet ve belanın da kaynağıdır. O, bizzat var oluşuyla utanılacak bir yaratıktır. Fizik güzelliğinin mahcubiyetine sığınmasına bakmayın. O, bu haliyle şeytanın en müessir silahıdır. Dünyayı ifsad ettiği ve insanları kötülüğe sürüklediği için yaptıklarına mukabil kendisine ceza verilmesi gerekmektedir.”[15] 

İlk Hıristiyanların liderlerinden olan Tertullian kadınlara yaptığı konuşmasında onlara şöyle hitap eder: “Bilmiyorsunuz ki, hepiniz de Havva’nın kızlarısınız. O büyük günah sebebiyle Allah’ın hükmü bu asırda da siz kadınlar cinsi üzerinde hala devam etmektedir. Suç da hala ortadadır. Siz, şeytanın kapısısınız. Sizsiniz o yasaklanan ağaçtan yiyen. Sizsiniz ilahî kanunlara muhalefet eden… Sizsiniz Allah’ın suretini bu şekilde kolaylıkla yıkan…”[16]      

Sadece erkek için yaratıldığı belirtilen kadının kocasına bağlılığı Rabbe bağlılığı gibi olacaktır. Çünkü Mesih’in kilise topluluğunun başı olduğu gibi erkek de kadının başıdır.[17]

Kadın, pis görülünce evlenme de çirkin sayılır oldu. Evlenen kişi artık karısından başka bir şey düşünmez. Evlilik insanı (erkeği) Allah’ın melekûtundan uzaklaştırır. İyi ve temiz bir erkek evlenmez, kadınlardan daima uzak durur. Kitab-ı Mukaddes bu hususta şöyle der:

“Fakat kaygısız olmanızı istiyorum. Evlenmemiş adam nasıl Rabbi hoşnut etsin diye Rabbin şeyleri için kaygı çeker. Fakat evlenmiş olan adam, nasıl karısını hoşnut etsin diye dünya şeyleri için kaygı çeker. Ve bölünür. Evlenmemiş olan kadın ve kız hem bedence hem ruhça mukaddes olsun diye Rabbin şeyleri için kaygı çeker. Fakat evlenmiş olan kadın, nasıl kocasını hoşnut etsin diye dünya şeyleri için kaygı çeker. Ve bunu üzerinize kement atmak için değil, fakat yakışan halde olasınız ve zihniniz dağılmayarak Rabbe mülazemet edesiniz diye sizin kendi menfaatiniz için söylüyorum.”[18] Evlenmemenin en iyi hareket sayıldığı bir dinde, çocuklar da değerli sayılmazlar haliyle. Katolik Kilisesi’nin akşam duasında hala şu sözler okunur: “Ece enim, in iniquitatibus conceptus sum et in peccatis me mater mea.”(Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.) Karı koca her duaya katılmalarında bu pişmanlık ifadelerini duyduktan sonra, aynı günahı tekrar tekrar işleyebilirler mi?[19]

Aynı şekilde “Korintoslulara 1” de verilen şu emirler de evlenmeyi yavaş yavaş ortadan kaldırmaya yönelik bir anlayışın meydana gelmesine sebep olmuştur. “Ey kardeşler, bunu da beyan ediyorum. Vakit kısalmıştır. Bundan böyle karıları olanlar yok gibi olsunlar.”[20]  Bu ve benzeri sözler, Hıristiyanlarda zamanla büyük karışıklıklara sebep oldu. Artık rahipler evlenemiyor, evli olanlar da karılarını bir kenara itiyorlardı. Hatta bazı keşişler, evli rahipleri büyük bir ölçüde cezalandırıyorlardı. Halk üzerindeki etkisi ile evli rahiplerin dinlenmesini yasaklamışlardı. Evli rahipler, “kadın cinsi” ne yenilmiş şehvet düşkünleri olarak tomrukta teşhir ediliyordu. Bunlara acımamak gerekti. Bununla beraber Roma, evli rahipleri kiliseden kovmadan akla davet edebileceğini ummaktaydı. 1018’de Papa Benedict VII, kilise üyelerinin çocuklarının kilisenin daimî köleleri olmaları için bir kanun çıkardı. Çocuklardan sonra kadınlar da kara listeye girdi. Rahiplerin karıları metreslerle eşit tutuluyorlardı.

Büyük karmaşaların akabinde Kilise’ye yeni bir düzen getiren Papa Leo IX (1048-1054), bir merhale daha öteye gitti. Artık papazların cinsel perhizde bulunmaları farz oldu. Böyle bir buyruğa boyun eğmemek sadece işlenmiş bir suç değil, aynı zamanda zındıklık da oluyordu. Zındıklara ceza vermek için Kilise bizzat uğraşmak zorunda da değildi. Keşişlerin kışkırttığı halk yığınları, karılarından ayrılmak istemeyen rahiplere saldırıyordu. 1059’da Roma’da toplanan bir Kilise Meclisi, bir adım ileri giderek inanların gözünde evli rahiplere kara çalmak için halka evinde kadın olan bir rahipten “Mes Âyini” dinlemeyi yasakladı. 1074’te Roma’da kurulan bir meclis, rahipler ile kadınlar arasındaki her türlü alışverişi zina olarak ilan etti. Henüz karıları ile yaşamakta devam eden bütün rahiplerin karılarını hemen bırakmalarını emretmişti. Kilise boşanma kanununu da tanımadığı için evdeki karı kocanın yattıkları ve yedikleri yerlerin ayrılması gerekiyordu. [21] 

Daha önce de gördüğümüz gibi evlenme, iyi karşılanmayan bir müessese haline gelmişti. Hıristiyanlıkta nikahlı çiftler arasında bile olsa cinsî münasebet pis ve çirkin sayılıyordu. Zaten dualarında bile bunu tekrarlayıp duruyorlardı. Hele rahiplerin evli olması onların ayinleri idare etmelerine engeldi. Halk bunlara karşı ayaklandığı gibi onlardan kaçıyordu.  Hıristiyanların, evli rahiplere karşı bu şekildeki düşüncesi, ailevî bağları da zedeliyordu.

Boşanmaya da müsaade edilmeyen Hıristiyanlıkta aile kurumu iyice değer kaybetmeye başladı. Boşanmak isteyen ister kadın ister erkek olsun, boşanma talebi reddedilirdi. Ne olursa olsun boşanılmaz, boşanıp tekrar evlenen ise zina yapmış kabul edilirdi. Bu yüzden evlenmeye de yanaşılmazdı. Evlenecek kişiler, daha sonra herhangi bir anlaşmazlık sonucu boşanma imkânlarının olamayacağını bildiklerinden kolay kolay evlenmeye yanaşmazlardı. Bu arada eşlerden biri ölürse diğeri ikinci bir evlilik yapabilirdi ancak Hıristiyan Kilisesi, bu evlilikleri “medenî zina” şeklinde tavsif ediyordu.[22]

Hıristiyanlığın mal sahibi olma bakımından da kadına bakışı değişiktir. Daha önceki bazı din ve kültürlerde olduğu gibi Hıristiyan dünyasında da kadın evlendikten sonra hiçbir şekilde mal sahibi olamamaktadır. Evlenince bütün malı kocasına ait olur. Nitekim bizzat yaşayarak kaleme aldığı “Üç Kuşak Arap Kadını” adındaki eseri yazan ve Edward Said’in kız kardeşi olan Jean Said Makdisî, büyük annesinden bahsederken şunları söyler: “Büyük annem Osmanlı İmparatorluğunda doğmuştu. On dokuzuncu (XIX.) yüzyıl başlarında Beyrut’a gelen bir papazın kızı idi. Herkes onların büyük modernleştiriciler ya da emperyalistler olduğunu iddia ediyordu. Ama o dönemlerde Müslüman kadınlar Hıristiyan kadınlara kıyasla çok daha avantajlıydılar. Onlar, kendi mallarına sahip olabiliyorlardı. Hıristiyanlarda ise evli kadınların malları evlendiği anda kocasına geçerdi. 1860 yılında evli kadınlar için mülkiyet hakkı yasası çıkana kadar mal sahibi olamadılar. Müslüman kadınlar böyle bir şeye hiç maruz kalmadılar. Bu anlamda çok daha önde idiler.”[23]            

Hıristiyanların kabul ettiği tüm bu anlayış, uhrevi sonuçlarla irtibatlandırılıyordu. Halbuki göklerin melekûtuna giren Hıristiyanların durumu da tam anlamıyla garanti altına alınmış değildi. Uhrevi mükafatlar da tesadüfe bağlıydı. Hele kadınlar, insana en büyük kötülüğü yaptıkları düşünüldüğü için daha da kötü durumdadır. Matta İncili’nde şu ibareler yer almaktadır:

“O zaman göklerin melekûtu, kandillerini alıp güveyi karşılamaya çıkan on kıza benzeyecektir. Onlardan beşi akılsız, beşi akıllı idi. Çünkü akılsızlar kandilleri aldıkları zaman yanlarına yağ almadılar. Akıllılar ise kandilleri ile kaplarında yağ aldılar. Fakat güveyi gecikince hepsine uyku bastı ve uyudular. Ve gece yarısı bir çığlık oldu. İşte güveyi karşılamaya çıkın. O zaman kızların hepsi kalkıp kandillerini tazelediler. Ve akılsızlar akıllılara dediler: “Bize yağınızdan verin. Çünkü kandillerimiz sönüyor.” Akıllılar cevap verip dediler: “Belki bize ve size yetişmez, daha iyisi satıcılara gidin, kendiniz için satın alın.” Ve onlar satın almaya gittiklerinde zaman, güvey geldi. Hazırlıklı kızlar onunla düğüne girdiler ve kapı kapandı.  Öbür kızlar da sonradan gelip “Ya Rab! Ya Rab! Bize aç.” dediler. Fakat o, cevap verip dedi: “Doğrusu size derim, sizi tanımıyorum.”[24] Anlatılan bu olaydan anlaşıldığı üzere Hıristiyanların yarısı, Allah’ın melekûtuna kabul edilmiyor. Şeytanın tuzaklara düşürüp felaketlere uğrattığı bu akılsız kullar, herhalde tanrının kendi suretinde yarattığı erkekler değildir.

Günümüzde, Batı ülkelerinde kadına verildiği sanılan hak ve özgürlükler aslında erkeğin çıkarları ile orantılıdır. Batılı erkeğin kadına karşı olan tavrı, kılık değiştirmiş bir Orta Çağ davranışıdır. Orta Çağ ile şimdiki zihniyet arasındaki farklar, sadece zamanın değişmesi sebebiyle meydana gelen metot farklılıklarıdır. Hakiki anlamıyla kadın haklarını korumak gaye edinilmemiştir. Açıkça görülüyor ki Hıristiyan Batı medeniyetinde kadın bir reklam metaı halini almıştır. Materyalist Batı, eskiden olduğu gibi kadını satamıyorsa da moda adı altında, daha fazla süs ve şatafat uğruna onu istediği mecraya sürükleyebiliyor. Bunun örnekleri sanayileşme sırasında da görülmekteydi. Fabrikalarda çalıştırılan kadınlar, bedenen erkeğe oranla güçsüz olmalarına rağmen erkek gibi çalıştırılıyorlardı. Üstelik aldıkları ücreti erkeklerinkinden azdı.

Batı, kadının bedensel güzelliğini kullanma şekilleri geliştirdi ve onu, doymak bilmez maddeciliğine alet edindi. Hiçbir ilgisi olmayan mamullerin yanına kadın imgeleri iliştirip adını reklamcılık koydu, erkeğin kadına olan zaafından faydalanmayı da ihmal etmedi. Böylece zaman içinde hem kadını ve erkeği iffetten uzaklaştırdı hem de bu vesile ile para kazandı. Tüketim maddelerine olan ihtiyaç ile kadına olan zaafı birleştirdi. Hıristiyan Batı, işte bu yolla doyma bilmeyen madde esiri ruhunu doyurdu. Gözler, artık her maddenin yanında bir kadın resmini arar oldu.

Batıyı kadın haklarının koruyucusu olarak bilen kimseler, şunu bilhassa bilmek zorundadırlar: Batı kadınına verilen hak, batı erkeğinin bir lütuf ve ihsanı değildir. Gerçekten çağımızda özgür bir hayat yaşadığı sanılan Avrupa kadını, mevcut haklarının kendisine verilmesi için çok çabalamış, ekonomik güç elde edebilmek için de kendinden nice fedakârlıklarda bulunmuştur. Öyle görünüyor ki bu feragat hali devam etmektedir. Halbuki İslâm kadınının böyle bir ter dökmeye ihtiyacı olmamıştır. Medenî (!) Avrupa hukuku, yakın zamana kadar kadına haklarını vermedi. Hak ve özgürlüklerine giden tek yol bir erkek üzerinden geçiyordu. Bu erkek, babası, kocası veya velisi olabilirdi. Başka bir ifade ile Avrupalı kadın, İslâm’ın zuhurundan sonra on iki yüzyıl boyunca İslâm’ın kadına verdiği haklara sahip olamadı. Bu haklara sahip olması da pek kolay olmadı. Aksine ahlâkının, ırz ve haysiyetinin bedeli olarak bu haklara sahip oldu. Böylece Hıristiyan Avrupalı kadın, kendi haklarını almak için en değerli varlıklarını harcama mecburiyetinde bırakıldı. Avrupalı kadın, İslâm’ın kadına doğrudan verdiği hakları elde edebilmek için kan, ter ve gözyaşı akıtmaya, zâlim Avrupalı erkeğin elinden, zor kullanarak almaya mecbur idi.[25] 

  

5.  Hindistan’da Kadın      

Hindistan’da da kadının durumu pek iç açıcı değildi. Bütün kötülüklerin temelinde kadın vardı. Dolayısıyla ondan daha günahkâr bir varlık düşünülemezdi.

Kadının, Hindistan’daki durumu, biraz önce ifade edilenlerden pek farklı değildi. Kadın, kocası öldüğünde diri diri yakılır[26]  veya ölmüş kocasının evinde köle gibi çalışırdı. Kocası vefat ettikten sonra evlenemezdi. Pek çok hakarete maruz kalsa bile ölen kocasının evinde köle olarak kalmaya mahkumdu. Onun ocağının hizmetçiliğini yapardı. Bazen de kocasının yokluğunun eziyet ve acısından kurtulmak için kendini yakabilirdi.[27] Hindu hukukunda “Acıya sabır, rüzgâr, ölüm, ateş, zehir, haşerat ve Cehennem kadından daha kötü değildir.” diye bir söz vardır. Kadın, yağmur duası veya tanrıların memnuniyeti için kurban edilebilirdi. Evlilik ve miras hususlarında hiçbir hakkı yoktu. Sevmediği bir erkekle zorla evlendirilir ve ölünceye kadar ondan ayrılamazdı. Kadın, dinî hükümlerin birçoğunda erkekten daha aşağı bir durumda idi. [28] 

Günümüzde her ne kadar kaldırıldığı öne sürülse de Hindistan’da kast sistemi denen bir sistem var. Bu sistem dinî bir kültür olarak asırlarca devam etmektedir. Burada şuna da işaret edelim ki, toplumlar kısa bir sürede medeniyetlerini değiştirebilirler. Fakat kültür böyle değildir. Zira insanın atalarından getirdiği ve hayatî bir özellik olarak içinde yaşadığı kültürü değiştirmek pek kolay değildir. Onun için toplumun hayat tarzı olan kültür çok zor ve zorlama sonucu belki değiştirilebilir. Ama bu da asırları içine alacak bir süreyi kapsar. Buna rağmen tam olarak değiştirildiği de söylenemez. İşte Hindistan’da gördüğümüz bu örnekte olduğu gibi. Bu kültürel anlayışa göre insanlar ancak kendi kastlarına mensup olanlarla münasebet kurabilirler. Hele hele evlilik hususunda bu konu daha bir ağırlık kazanmaktadır. Nitekim 8. 11. 2019 günü basına intikal eden bir bilgi kast sisteminin hala ve acımasız bir şekilde devam ettiğini göstermektedir. Buna göre “Hindistan’ın Karnataka eyaletinde genç bir çift kast dışı evlilik yaptıkları gerekçesiyle yakınları tarafından taşlanarak öldürüldü. Hint basınında yer alan haberlere göre üç yıl önce kaçarak evlenen 29 yaşındaki Rameş ve Gangava, ailelerini ziyaret etmek için köylerine döndü. Polis yetkilileri, genç çiftin, kadının erkek kardeşi, amcası ve bazı yakınları tarafından köyün yakınlarında taşlanarak öldürüldüğünü belirtti. Genç kadının erkek kardeşinin, amcasının ve cinayete karışanlardan bir kişinin yakalandığını bildiren yetkililer, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı. Ailelerinin rızası olmadığı için 3 sene önce kaçarak evlenen ve eyaletin başkenti Bangalor’a yerleşen çift, iki çocuk sahibi idi. Hindistan’da kast dışı evlilik yaptıkları gerekçesiyle çok sayıda çift, aile üyeleri ve yakınlarının cinayetine kurban gidiyor. Birleşmiş Milletlerin (BM) verilerine göre dünya genelinde her yıl işlenen 5 bin töre cinayetinin 1000’i Hindistan’da işleniyor.”[29]

Görüldüğü gibi burada eski din ve kültürlerde kadının durumu hakkında kısaca bilgi verildi. İslâm geldiği zaman Cahiliye dönemi Arap anlayışında da kadın bunlardan pek farklı değildi. Hatta doğan kız çocukların diri diri gömülmesi ve kadınların hiçbir hakka sahip olmamaları da bilinmektedir. Onun için biz Cahiliye dönemi Arap alemindeki kadın mevzuu üzerinde fazla durmak istemiyoruz.

 

6.  İslâm’da Kadın

Görüldüğü gibi İslâm dünyayı aydınlattığında kadının halihazırdaki sosyal ve hukukî durumu pek gıpta edilecek bir görünüm arz etmiyordu. İslâm’dan önce Mekke’de kız çocukların diri diri gömüldükleri hemen herkes tarafından bilindiği için bu konuya fazla temas etmek istemiyoruz.[30]

 Her açıdan eşit olmaları gereken insanların yukarıda işaret edilen muamelelere tabi tutulmaları durumu böyle devam edemezdi. İlâhî adalet, bu anlayışların kökünden kazınıp silinmesini ve kadına haklarının verilmesini vazediyordu. Daha önce de temas edildiği gibi Cennet’i anaların ayakları altına seren Hz. Peygamber, kadının durumunu bu kelimelerle yükseltmek istedi. Bizi karnında taşıyıp dünyaya getiren, sonra bizi yetiştirene hürmet edilmesini emretti. Nitekim İslâm Peygamberi’ne (s.a.s.):

-Ya Resulallah, insanlardan en çok iyilik yapmama layık olan kimdir? diye sorulmuş ve şöyle buyurmuşlardır:

- Annendir.

- Ya sonra kimdir?

- Yine annendir.

- Sonra kimdir?

- Yine annendir.

- Sonra kimdir? deyince

- Babandır, diye cevap vermiştir.[31]    

Kadına bundan büyük bir değer verilebilir mi? Hz. Peygamber’e atfedilen diğer bir hadiste ise mü’min cemaate “ihtiyar kadınların imanı” (İmânu’l-Acâiz) tavsiye ediliyor. Kur’an-ı Kerim, buna benzer, kadına müstakil ve hürmete layık bir şahsiyet veren emirlerle doludur. Tebliğimizin başında da kısaca temas ettiğimiz bu hususlar İslâm’ın kadına dair görüşlerinin sadece bir kısmıdır. İyilik yapan her kadın ve erkek cennetliktir.[32] Cennet veya Cehennem’e girmede öncelik, cinsiyet, ırk, renk, dil veya yaratılıştan gelen herhangi bir özelliğe bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim, Nuh ve Lut peygamberlerin hanımlarını inanmayanlara örnek olarak verir ve onların Cehennem’e girdiklerini belirtir. Peygamber hanımı olmaları onlara hiçbir fayda sağlayamamıştır.[33] Buna karşılık inanan ve güzel amel işleyenlere de Fir’avn’ın hanımını örnek verir.[34] Fir’avn gibi tanrılık davasında bulunan bir adamın hanımı olması, onun Cehenneme’ girmesine sebep olmamıştır.

İslâm hukukunda failin cinsiyeti bir anlam ifade etmez. Kim ne suç işlediyse karşılığını görür. Aileyi ilgilendiren konularda ve özellikle zina gibi bir fiilin irtikâbında (işlenmesinde) mutlaka dört şahidin şahitliği gerekir. Sözgelimi bir koca karısının zina ettiğini ileri sürerek bunu dört şahit ile ispat edemezse o zaman “hadd-i kazf” denilen cezaya çarptırılır ki bu, bunu söyleyene seksen sopanın atılması demektir. Nitekim Buharî’de bulunan ve İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Hilal b. Ümeyye Hz. Peygamber’e gelerek karısının kendisini Şerik b. Sehma ile aldattığını söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona dört şahit bulmasını, aksı takdirde iftira cezasına (hadd-i kazf) hazır olmasını söyler.[35]  Resûlullah’ın bu ifadesi, Kur’an-ı Kerim’in en-Nur sûresinin 4. âyetine uygundur. Çünkü bu âyette “Namuslu ve hür kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun. Onların şahitliklerini artık ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar, fâsıkların ta kendileridir.” buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi Kur’an, namuslu kadınlara iftira edenlere belli ve maddî bir ceza verdikten sonra, bu iftirayı yapanların daha sonraki hayatlarında asla şahitliklerinin kabul edilmeyeceğini de belirtmektedir. Kadın haklarını koruma bakımından bundan daha iyi ve sağlam bir prensip bulunacağına ihtimal veremiyorum. Çünkü böyle bir suçlamada bulunan kişi, hayatı boyunca bazı haklardan mahrum bırakılmaktadır. Böyle bir mahrumiyete de kolay kolay kimse cesaret edemez.

Bu hususta Buharî’de[36] zikredilen bir hadis şöyledir:

“Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre bir kişi Hz. Peygamber’e gelerek: Ya Resûlallah! Benim siyah bir oğlum doğdu, (Karımdan şüpheleniyorum.) dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, senin develerin var mı? diye sordu. Adam, evet var, dedi. Onun bu ifadesi üzerine Hz. Peygamber develerin renklerini sordu. Adam, devlerinin kırmızı olduklarını söyledi. Hz. Peygamber, bunların içinde beyazı siyaha çalar boz deve var mıdır? diye sorunca, adam, evet vardır, diye cevap verdi. Hz. Peygamber, o boz renk nereden oldu? diye sorunca, adam, soyunun bir damarına çekmiş olsa gerek, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber,  oğlun da eski bir soy damarına (köküne) çekmiş olabilir, dedi.”

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, bâdiyeden (çöl) gelen bir adamın anlayıp kavrayabileceği bir şekilde, karısından şüphelenmesinin yerinde olmadığını söylemiştir. Böylece o, delilsiz ve şahitsiz hiçbir kadın hakkında kötü konuşulmayacağını ortaya koymuş oluyordu.       

Toplumların hareket, davranış ve kültürlerinin şekillenmesinde büyük ölçüde etkisi olduğunu bildiğimiz dinler, toplumu meydana getiren fertlerin (birey) fikir ve düşüncelerinin şekillenmesinde de aynı derecede etkili olurlar. Müslüman olmadan önceki hareket ve davranışları ile İslâm Dini’ni kabul ettikten sonraki hareket, davranış ve kültür tezahürleri arasında büyük farklılıklar bulunan Müslümanlardaki bu değişiklik, ancak din faktörü ile izah edilebilir. Gerçekten gerek Cahiliye dönemi Arap Yarımadası’nda gerekse daha önce temas ettiğimiz toplumlardaki kadına bakış ile İslâm’ı kabullerinden sonraki bakış tamamen birbirinden farklı özellikler taşır hale gelmiştir. 

İslâm, kadına sadece iktisadî bakımdan değil her konuda geniş bir hak ve salahiyet vermiştir. İslâm, kadınlar için birinci derecede önemi haiz olan evlilik hususunda hiçbir dinin vermediği hakları vermiştir. İslâm hukukunda bu konu ile ilgili şu hükümler vardır: “Nikahta kadınların ifadeleri muteberedir. Hür ve akıl baliğ olan kadın, kendisini başkasına nikahlayabilir. Hür ve akıl baliğ olan kadınların başkalarını veli veya vekil olarak evlendirmeleri caiz olduğu gibi, kendilerini evlendirmek için bir vekil tayin etmeleri de caizdir. Bir veli, bulûğ çağına giren kızını evlenmeye zorlayamaz.”[37]

Cinsiyet, insanî ve tabii bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç tatmin edilmek ister. Bu yüzden İslâm, her iki cins için bunu normal sayar. Zaten neslin, başka bir ifade ile insanlığın devamı da buna bağlıdır. Yeter ki meşru olmayan yollara sapılmasın. Dolayısıyla herkes bu ihtiyacını giderme yetkisine sahiptir. İslâm’da bir manastıra çekilip dünyadan el etek çekmek yoktur. Aslında bu konuda (Dinlerde Kadın Anlayışı) söylenecek pek çok şey var ama bir makale çerçevesinde ancak bu kadarından söz edebildik. [38]   

 

Sonuç

İslâm, kadına her konuda geniş haklar vermiştir. İslâm’ın, kadınlara fıtratlarına göre verdiği hakları ve insanlık âlemini oluşturan iki cinsten biri olan kadınları nasıl yüce bir şekilde anlattığını görmek için kendisinden önceki dönemlerde kadının nerede olduğuna, kadına yapılan muamele ve tanınan haklara baktık. Açıkça gördük ki İslâm’ın geldiği sırada ve daha öncesinde kadın, İslâm’ın ön gördüğünden çok aşağı bir seviyede görülmekteydi. Neredeyse insan olarak bile görülmemekte, erkeğe tanınan pek çok hakka sahip olamamaktaydı. Mali ilişkilerde, evlilikte, toplumsal hayatta arka planda kalmakta; kişiliğine, fikirlerine ve haklarına saygı duyulmamaktaydı. İslâm ise insanları cinsiyet, ırk, sosyal statü gibi herhangi bir sebeple ayrıma tabi tutmamış, üstünlüğü ancak takvada görmüş ve dolayısıyla kadını da haksız olarak bulunduğu aşağı konumdan çekip çıkarmış ve ona hak ettiği yeri geri vermiştir.

 

Kaynakça

Bebel, August. Kadın ve Sosyalizm. çev. Saliha Nazlı Kaya. İstanbul: İnter Yayınları, 1. Basım, 1991.

Böhürler, Ayşe. “Büyük Annem, Annem ve Ben”. Yeni Şafak Gazetesi (2 Kasım 2019), 13.

Çağatay, Neşet. İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 8. Basım, 1982.

el-Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmail. el-Câmiʿus-Sahîh.

el-Hûliy, Behiy. Ailede ve Toplumda Kadın. çev. Abdullah İşler. Ankara: Elif Matbaacılık, 1972.

el-Mavsilî, Abdullah b. Mahmud. el-İhtiyar. 3 cilt. Mısır, 1951.

Hamilton, Edith. Mitologya. çev. Ülkü Tamer. İstanbul: Varlık Yayınları, 1968.

Kazıcı, Ziya. İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi. İstanbul: İFAV Yayınları, 2018.

Kazıcı, Ziya. Yaratılış Günah ve Tövbe. İstanbul: Çığır Yayınları, 1975.

Kitâb-ı Mukaddes (İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 1958)

Koschaker, Paul. Roma Hususi Hukukunun Ana Hatları. çev. Kudret Ayiter. İstanbul: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1963.

Kutub, Muhammed. İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler. çev. Ali Özek. İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1969.

Lewinshon, Richard. Cinsî Âdetler Tarihi. çev. Ender Gürol. İstanbul: Varlık Yayınları, 1966.

Mevdudî, Ebü’l-A’lâ. Hicâb, çev. Ali Genceli. İstanbul: Hilal Yayıncılık, 1972.

Müslim, Ebü’l-Hüseyn b. el-Haccâc. el-Câmiʿus-Sahîh

Nedvi, Ebu’l Hasen Ali. Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?. çev. İbrahim Düzen-Mustafa Topuz. İstanbul: Tevhid Yayınları, 1. Basım, 1966.

Örs, Hayrullah. Musa ve Yahudilik. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1966, 4.

Özuğurlu, Kurban. Evlilik Raporu. İstanbul: Altın Kitaplar, 1990.

Sıbaî, Mustafa. İslâm’a ve Garplılara Göre Kadın. çev. İhsan Toksarı. İstanbul: Nida Yayınevi, 1966.

Umur, Ziya. Roma Hukuku. İstanbul: İ.Ü Hukuk Fakültesi, 1984.

[1] er-Rûm 30/21.

[2] en-Nisâ 4/1.

[3] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. August Bebel, Kadın ve Sosyalizm, çev. Saliha Nazlı Kaya (İstanbul: İnter Yayınları, 1991), 67 – 68.

[4] Edith Hamilton, Mitologya, çev. Ülkü Tamer (İstanbul: Varlık Yayınları, 1968) 46-47.

[5] Kültür hk. daha geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi (İstanbul: İFAV Yayınları, 2018), 19-20.

[6] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Paul Koschaker, Roma Hususi Hukukunun Ana Hatları, çev. Kudret Ayiter (İstanbul: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları,1963), 77-78; Ziya Umur, Roma Hukuku (İstanbul: İ.Ü Hukuk Fakültesi, 1984), 383-388.

[7] “Hak ehliyetini daraltan sebepler arasında cinsiyet de zikredilmelidir. Cinsiyetin rol oynadığı ehliyet, bilhassa fiil ehliyeti olmakla beraber hak ehliyeti bakımından da kadın, amme haklarına sahip olamadıktan sonra, klasik devirde hiç, Justinianus devrinde istisnaî haller hariç, asla vâsi olamaz. Miras ehliyeti mahdud idi. Belli miktarı aşan terekeleri iktisab edemezdi.” Umur, Roma Hukuku, 399-400; Ayrıca bk. Mustafa Sıbaî, İslâm’a ve Garplılara Göre Kadın, çev. İhsan Toksarı (İstanbul: Nida Yayınevi, 1966), 35. 

[8] Bilgi için bk. Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1966), 4.

[9] Örs, Musa ve Yahudilik, 368.

[10] Kitâb-ı Mukaddes (İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 1958), Levililer 15/ 19-30.

[11] Yaratılış 19/30-38.

[12] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, Yaratılış Günah ve Tövbe (İstanbul: Çığır Yayınları, 1975), 76-82.

[13] Sıbaî, Kadın, 19.

[14] Sıbaî, Kadın, 19.

[15] Ebü’l-A‘lâ Mevdudî, Hicâb, çev. Ali Genceli (İstanbul: Hilal Yayıncılık, 1972), 30.

[16] Behiy el-Hûliy, Ailede ve Toplumda Kadın, çev. Abdullah İşler (Ankara: Elif Matbaacılık, 1972), 9

[17] Efesoslulara 5/22-25.

[18] Korintoslulara 7/32-38.

[19] Richard Lewinshon, Cinsî Âdetler Tarihi, çev. Ender Gürol (İstanbul: Varlık Yayınları, 1966), 109.

[20] Korintoslulara 7/29.

[21] Lewinshon, Cinsî Âdetler Tarihi, 111.

[22] Bu konuda daha geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Kazıcı, Yaratılış Günah ve Tövbe, 88-91.

[23] Ayşe Böhürler, “Büyük Annem, Annem ve Ben” Yeni Şafak Gazetesi (2 Kasım 2019), 13.

[24] Matta 26/1-12.

[25] Muhammed Kutub, İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler, çev. Ali Özek (İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1969), 146-147.

[26] Hindistan’da kocası ile yakılma geleneği 1829’da İngiliz Genel Valisi tarafından kaldırıldı. Bilgi için bk. Kurban Özuğurlu, Evlilik Raporu (İstanbul: Altın Kitaplar, 1990), 19.

[27] Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti, çev. İbrahim Düzen – Mustafa Topuz (İstanbul 1966), 39. 

[28] Nedvî, Dünya Neler Kaybetti, 36; Sıbaî, Kadın, 17.

[29] Anadolu Ajansı’ının 08.11.2019 tarihli haberi. Ankara.

[30] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Neşet Çağatay, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1982), 133-137.

[31] Buharî, “Edeb”, 2; Müslim, “Birr”, 1.

[32] en-Nisâ 4/124.

[33] et-Tahrim 66/10.

[34] et-Tahrim 66/11.

[35] Buharî, “Tefsiru’l-Kur’an (Nur Sûresi)”, 3.

[36] Buharî, “Talak”, 26.

[37] Abdullah b. Mahmud el-Mavsilî, el-İhtiyar (Mısır: 1951), III/ 29.

[38] Bu konuda daha geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Kazıcı, Yaratılış, Günah ve Tövbe, 60-117.